Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

SÖYLEŞİ: Atıl İnaç'ın Daire'si ve Türkiye'de sinema

Nilay Ulusoy  Yazıları

GEZEGENİN HER YERİNDE TEK BİR PARADİGMA İLE YAŞAR OLDUK

20. Adana Altın Koza Film Festivali’nde “Film-Yön En İyi Film” ödülünü alan ve 7 Şubat 2014’te gösterime giren Daire’nin yönetmeni Atıl İnaç ile hem filmi hem de Türkiye Sinema Sektörü hakkında görüştük.

Söyleşi: Nilay Ulusoy

Nilay Ulusoy: Üniversitede felsefe eğitimi aldınız, bu senaryosunu yine sizin yazdığınız Daire’de açıkça görülüyor. Filmin ilk diyaloglarında Sassure’e ve sonrasında ise Nietzsche’ye gönderme var fakat ben filminizde daha çok Camus’yü ve hatta onun da en ünlü eseri “Yabancı”yı gördüm…

Atıl İnaç: Hiç şüphesiz ki Camus’nün varoluşsal tercih noktasında en çok takıldığı şeylerden bir tanesi yaşamaya devam etme tercihi ya da intihar etme sorunsalıdır. O anlamda filmin leitmotifi daha çok Camus ile Sisyphus söylemi ile ya da Yabancı ile ilişkilendirilebilir. Tabi metafiziğin; vulger hali ile anlamını kastetmiyorum. Sorunsalları bir biçimde karakterlerin bir biçimde yaşadıkları sorunların içerisine koydum. Betül ile Feramuz arasındaki çatışmada da bir tür özgür istenç ile determinasyon arasında bir tavır ve inanç farkı var.

N.U.: Çok ortak noktalar var. Orta üst sınıftan gelen karakterlerin alt sınıf ile ilişkisinde bir kaybetme durumu var. Taşra çok önemli, Cezayir de Fransa’nın taşrası idi. Meursault da Feramuz da biliyor ki, Feramuz’un örneğin Arif ile farkı da bu taşradan kaçış yok, ötesi yok. Bu nedenle şansını son bir kez denemeyi ve hatta ölmeyi tercih ediyor. O tıkanmışlık, sarı sıcak, denizin olmadığı uzun sapsarı bir renk. Özellikle ilk Feramuz kullanılmayan hava alanına geldiğinde çok net hissettim; sıcak, nem ve kıstırılmışlığı. Taşra son durak mı?

A.İ.: Hiç şüphesiz ki bir paylaşım ve yönetim kuramı olarak endüstri devrimi sonrası Avrupa’sında kent soyluluk ve kır kökenlilik ayrımı çatışması kültürler ve kimliklerin konumlandığı biçimde kendisine bir temel ve tanım buldu.

N.U.: Peki bu modernite ile ilgili bir sorun olabilir mi? Tanzimat’tan itibaren bizim de modernleşme sürecimizde  bu çatışma çok göz önüne çıkmaya başlıyor.

A.İ.: Önce kent versus taşra ile ilgili sorunuza cevap veriyorum. Tabi ki insanoğlunun varoluşsal çatışmaları özünde değişmiyor. Bir takım mekanizma ve göstergeleri değişiyor. Bunlardan başlıcası da yüz yıllardır referans verdiğimiz burjuva ve taşra kültürü. Bunlar 19. ve 20. yüzyıllardaki anlamını kaybetti. Salt Türkiye’de değil; gerek burjuva kültürünün doğuş coğrafyası olan Avrupa’da ve gezegenin her yerinde, zaten bir tek paradigma ile yaşar olduk. İki farklı olgu olarak karşımıza çıkmıyor aynı bizim İstanbul’dan şikayet ettiğimiz gibi. Dünyanın tüm metropolleri de taşradan beslenen, kozmopolit pek çok kimliğin eridiği bir pota haline geldi. Londra için de böyle, Paris için de böyle. Amerikan büyük şehirleri için, Uzak Doğu’daki metropoller için de böyle. Bizim yöneten sınıf ve üreten sınıf bir anlamda taşrayı sömüren kent soylu bir sınıf gibi çok kesin ayrımlarımız kalmadı. Bir süreç yaşandı, 21. yüzyılla zayıflamadı, giderek güvenini yitirdi. Ciddi anlamda bir kent soylunun da kır soylunun da nerede yaşadığını bilmediğimiz hakim sınıfa köle olması, her şekilde biat etmesi ve yeter ki hayatımı kazanacağım işim, üzerime giyeceğim kıyafetim olsun gibi keskin sınırları kalmadı bence. Dairedeki esas sorun da kentin taşraya olan itirazı ya da onların arasındaki çatışma değil. Neredeyse bir ve tek –Oğuz Atay’ın tabiri ile- kontrolün bizde olmadığı tuhaf yaşamları hani sonuna kadar tahammül etme ve survival adına bir biçimde… O kimliğin alt yapısını aramadan ve dayanaklarını oluşturmadan çünkü 19. ve 20. yüzyıla baktığınızda bir burjuva değerler sistemi var. Sadece nerede ikamet ettiğiniz ya da kıyafetinizle ilgili değil, tamamen kültürel bir şey. Yaşadığınız ve tükettiğiniz kültürel metalarla ilgili, davranış kodlarınızla ilişkili. Artık tamamen yaşam standardımıza indirgendiğini düşünüyorum ben. Feramuz’un yaşadığı sorunlar, başından geçenler ya da Betül tam olarak İstanbul’da da yaşanabilir ya da karakterler Avrupa burjuva sınıfının üyeleri de olabilir.

N.U.: Ana akım filmler ve televizyon dizileri çektiniz. Aslında bu da ilginç bir durum. Dünyada art house, indipendent versus mainstream deniliyor bizde ise gişe filmleri ve festival filmleri terimleri kullanılıyor. Sanki gişede iş yapacak filmlere karşı festivaller için üretilen ve festivaller dışında da gösterilme şansı olmayacaklar gibi, garip ve acımasız bir tanımlama. Aslında bu bile Türkiye sinema endüstrisinin durumu açısından fazlasıyla bilgi barındırıyor. Kültür Bakanlığı’ndan desteğiniz var, Daire ödüllü bir film, fakat filmi vizyona sokmakta zorlandığınızı tahmin ediyorum. Başka Sinema böyle bir oluşum, izleyicisi ile buluşması gereken fakat sektörün kendi dinamikleri gereği bunun gerçekleşmediği durumlarda devreye giren bir oluşum. Benim şöyle bir savım var: Nasıl 70’lerde sinema dilini, film konularını, oyuncuları bölge işletmecileri belirliyorduysa; nasıl 80’lerin sonu ile beraber Türkiye’de kendi bürolarını açan Amerikan dağıtım şirketleri 90’lı yıllarda bizim neler izleyeceğimizi şekillendirdilerse –Amerikan Filmleri ve Amerikan Filmlerine benzeyen Türk Filmleri- şimdi de bu güçlü dağıtım şirketleri ile mültipleks sinema işletmecileri, ağları bizim sinema zevkimizi, algımızı yönlendiriyorlar ya da yönlendiren en önemli etkenlerden biri haline geldiler. Bu şirketler hem dağıtım, hem reklam dağıtımı, hem gösterim gibi pek çok alanda birden hizmet vermekte. Ben size bunu sormak istiyorum, gerçekten böyle bir tekelleşme var mı? Bizim sinema zevkimizi de dönüştürebilir mi bu durum?

A.İ.: Dünyada daha önce var olmayan bir buluşla ticari hayata girmiş ve devleşmiş şirket dışında, Microsoft mesela, bir işletim sistemi ile kısmen kendi kendisine güç olmuş büyük sermayelerin dışında aslında sermaye hakim sınıfın kast yapar gibi dağıttığı ve kontrol ettiği bir şeydir. Hiçbir büyük sermayeci kendi büyük sermayesi ile büyük sermayeci olmaz. Kendi ülkesinin yönetim kadrolarının danışıklı dövüşleri ile yaratılan kudretlerdir. Bu medyada çok geçerli. 94-95 yılında Gümrük Birliği’ne girdiğimizde bir bildiri yayınlamıştı. Sizin medyanız verimli değil, kirli bir para var ve bunu kontrol edin demişti. Hiçbir şey daha iyiye gitmedi, manipülasyonda şaka boyutlarındayız. Sadece kamuoyunu oluşturmak için dökülen paralar… Ama ironik bir şekilde bunu bize söyleyen Batı’da da bu farklı değil. Dünyanın her yerinde medya grupları zarar ederler. Kar edemezler ama hayatlarına devam ederler çünkü kitlelere ne düşüneceklerini kafalarına sokmak için bulunmaz maşalardır. Televizyon ve sinema icat edildiğinden beri böyle. Her zaman için bir tekelleşme sorunu oldu, her zaman için kitleleri kontrol etmek için sektöre zarar etmeyi göze ala ala giren gruplar, başka alanlarda iş yapan şirketler oldu. Baktığınızda bu Enron skandalı, 2001’di galiba hala bir iki yöneticisi hapis yatıyor. Çok karmaşık bir skandal. Bakıyorsunuz ne yapıyorlar diye, enerji holdingi, inanılmaz milyar dolarlık operasyonları var, fakat dünyanın en büyük uydu haberleşme ağının da sahibi ve korkunç oranlarda zarar etseler de umurlarında değil. Facebook’un da haberleri çıkmaya başladı. Zukerberg diye bir çocuğun borsa değeri şu an 140 milyar dolar, bir kese kağıdı yapıp satmışlığı yok. Nereden geliyor bu değer? Amerika’da yazılıp çiziliyordu. Dünyanın büyük istihbarat kuruluşlarına data satıyorlar diye. Bunlar bilinen kalemlerdi. Sinema ve televizyon farklı bir şeye hizmet etmiyor. Korkunç bir kontrol mekanizması. Biz para bulmaya çalışırken bir takım insanların dağıtım şirketlerine olmayan projeleri satarak, iki üç milyon dolar ile starlarla anlaşıp senaryo yazdırmaları bambaşka bir üretim, ticaret. Ben de yaptım öyle işler. Bağımsız film dediğimiz bireysel söylemler üzerine kurulu üretimlerin bu sistemde yeri yok. Zaten sermaye sahiplerinin de bu filmlere ayıracak vakti yok. Tekelleşmeye doğru gitmiyor, tekelleşme gerçekleşti. Türkiye’deki perde sayısının neredeyse %70’i tek bir şirketin elinde. Bu şirketler bu filmler bizim portföyümüzde olmayacak diyerek telefonları açmıyorlar. Şöyle varız onlar için o felsefede bir film yapacağınızı söylediğinizde hemen para vermeyi kabul edebiliyorlar.

N.U.: Daire, Kültür Bakanlığı’ndan destekli, peki bu kanunla ilgili yasanın çıktığı andan beri süre gelen tartışmalar var. Türkiye’de ana akım olmayan filmler için belli bir finans kaynağı olmadığı için Bakanlığa başvurulduğu ve Bakanlık desteğinin de bir oto sansür yarattığı yönünde. Ben Daire’de böyle bir durum gözlemlemedim ama senaryo yazarı olarak böyle bir şey düşündünüz mü?

A.İ.: Kültür Bakanlığı aslında bilet satışlarından gelen vergiyi yine sinemaya aktarıyor. Devletlerin zaten harcadıkları hiçbir para kendi paraları değil. Herkesin vergilerinden kesilen para aslında. Arada şikayet ettikleri bazı projeler oldu. Hüseyin Karabey’in projesi, My Marlon and Brando- Gitmek (2008). Yarışacağı belli olduğunda yurt dışında, proje desteğini kabul etmediler sanırım ya da tam hatırlamıyorum bir şeyler oldu. Halbuki destekliydi, okumamışlar. Daha sonra da Hüseyin destek alamadı. Sinema kolektif ve pahalı bir üretim. Bu tür rahatsızlıklar giderek büyüdü en son bir açıklamaları oldu. Cem Erkul’un açıklaması, Yeşilçam Sineması tarzı filmleri destekleyeceğiz açıklaması geldi. Kültür Bakanlığı sizinki gibi bir eleştirel filme destek verdi diye soruyorsunuz alt metinde. Vakti zamanında destek verdikleri ve film bittikten sonra hayıflandıkları filmler oldu. O zaman karar mekanizmasının içinde sektörden çok insan olduğu ve kendi sayılarını arttırmaları gerektiğini düşündüler.

N.U.: Aslında destekleme kurulundaki üyeleri de kendileri seçiyor. Meslek Birlikleri’nin önerdiği kişiler arasından da kendileri seçiyor; doktorası olan psikolog ya da sosyolog gibi uzmanları. Bu da zaten bir oto sansürü destekliyor.

A.İ.: Son 12 yıldır AK Parti iktidarı hiç şüphesiz ki kent soylu kimliği olan insanlarda sıkışmışlık hissini arttırdı. Fakat şöyle bir illüzyon da yaratmasın, 1990’larda hiçbirimiz Norveç’de yaşamıyorduk. Her dönemin farklı icazet verdiği, tabu koyduğu alanlar var. 90’lar Kürt meselesi ile ilgili bu gün konuşmaya başladığımız şeyleri eleştirebilirdi. O zamanlar da Kültür Bakanlığı’nın desteği vardı.

N.U.: Evet o dönemlerde de bir Kültür Bakanlığı desteği varmış.

A.İ.: Evet böyle sistematik bir destek yoktu. Aslında bu dönem keşke incelense. O döneme ait yapılan bir araştırmada şöyle bir şey çıkacaktır. Verilen destek ve ödenen desteklerin bir kısmı asla film olarak nihayetlenmedi. Ama şu anda amacı çok net ideolojisi çok net bir paradigma değişikliği kararı var. Devletin tiyatrosu, orkestrası olmaz… Sanki böyle evrensel doğrular varmış gibi tekrarlanan bu şeylerle, neden rahatsız olunduğunu görebiliyoruz. Oysa bunlar doğru değil. Dünyanın gelişmiş pek çok ülkesinde devletin asri görevi kültür sanatı destekler.

N.U.: Doktora tezim Fransa’daki sinema destek kurumu Center National de la Cinematographie üzerineydi. Tezimi yazdığım dönem bizde de böyle bir kurumun kurulması için çalışmalara başlandığı bir dönemdi. Ben Türkiye’de böyle bir kurumun aynısının kurulmasının mümkün olmadığını söylemiştim, tepkiler almıştım. Savunmam ise; kültürel ve siyasi durumun hiçbir zaman benzerlik göstermediğiydi.

A.İ.: Öte taraftan toplumsal davranış refleksleri açısından da aynı durumda değiliz. Amerika’da herhangi bir halk kütüphanesine ya da konser salonuna gittiğinizde, koca bir duvarda o şehrin ileri gelen ailelerinin isimlerini görürüsünüz. O mekanın yaşam boyu sponsorudurlar. Burjuva kültüründe Rönesans’tan beri, Avrupa’da tüccar sınıfın para kazanmaya başladığı ve sınıf bilincini oluşturduğu dönemden başlayarak sanata hami olma geleneği var. Peki burada bunu kimden bekleyeceksiniz? Tiyatrocular ne yapacak? Kağıthane’deki sucuk şirketlerinden yardım mı dileyecekler?

N.U.: Doğ Apartmanı gerçek mi ve nerede?

A.İ.: Evet gerçekten var, Şişli’de. Karakolun yanındaki sokakta. Bir felsefe ansiklopedisinde var olabilecek bir kavram. Özellikle kullanmak istedim. Yıldız Sarayı’nın arkasından Ortaköy’e inen sokakta ise Kant Apartmanı var. Hala var mı bilmiyorum altında da Kant Kasabı vardı. Hep nasıl bir insan yaptırmış diye düşünürdüm. Çok tutkulu bir kişi yaptırmış olmalı. O apartmanda oturmayı senelerce istedim.

*************************************************

Atıl İnaç, 1975, Ankara
1983-1990 İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Bale Bölümü
1992-94 UMKC Conservatory. Tenor Sax.
1994-1998 Boğaziçi Üniversitesi, Felsefe Bölümü
1998-2000 Claremont Graduate University Felsefe Master

Live Dj setleri ile perküsyon çalmakta. Lacivert Film Yapım şirketinde yapımcı ve yönetmen olarak çalışıyor. Senarist bir anne ve hukukçu/yapımcı bir babanın çocuğu olan Atıl İnaç, 1975 yılında Ankara'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Lise eğitimi için Amerika'ya gitti. Lise eğitimini A.B.D.’de tamamladıktan sonra University of Missouri-Kansas City’de felsefe eğitimine başlayan Atıl İnaç, lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamladı. Daha sonra Claremont Graduate University’de felsefe doktorasına devam eden Atıl İnaç, 1998-2003 yılları arasında Los Angeles Pittard Sullivan Reklam Firmasında Branding Geliştirme Danışmanlığı ve A.B.D.’de etnik bir yayın kuruluşu olan DFH Network’de yayın müdürlüğü görevlerini yürütmüş, Türkiye’ye döndükten sonra televizyon dizilerinde senarist ve yönetmen olarak görev almıştır. 2003-2007 yılları arasında MEDYAPIM, ANS, AY YAPIM ve TFT YAPIM ile çalışmalarına devam eden Atıl İnaç, 2007 yılında “ZİNCİRBOZAN” sinema ve televizyon dizi filmini yönetmiştir.  Dünya prömiyerini Montreal Film Festivalinde gerçekleştiren “Büyük Oyun” yönetmenin ikinci uzun metraj filmidir.  “Büyük Oyun”, San Francisco Film Festivali ve Los Angeles Güney Avrupa Film Festivali en iyi film ödüllerine,  Doğu Afrika Film Festivali ZİFF özel ödüllüne, Ankara Film Festivali’nde en iyi film müziği, en iyi yardımcı kadın oyuncu ve umut vadeden kadın oyuncu ödüllerine layık görülmüştür. 

2013 - Daire
2011 - Ortak
2009 - Büyük Oyun
2009 - Kolpaçino
2007 - Zincirbozan

» Daire film sayfası

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları
© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır