|
1925. F. Scott Fitzgerald, Muhteşem Gasby’yi yazdığı sırada dünya Büyük Savaş’tan yeni çıkmış, barış ekonomisi denen bolluk bereket ortamı, en azından 1929’da kuyunun dibini boylayana kadar ABD’yi etkisi altına almıştı. Günümüz ekonomi anlayışının, üretim araç ve süreçlerinin temellerinin atıldığı o dönem, büyük toplumsal değişimleri de beraberinde getirmiş, denetimsiz ortam ve kolay para, “Kükreyen 20’ler” devrini başlatmıştı. Gösteriş ve şaşaanın zirve yaptığı, yasak sayesinde daha da ucuzlayan içkilerin su gibi aktığı, caz müziğin yıldızının parladığı bir dönem. Fitzgerald’ın muhteşem romanında gözlemlediği bu parıltılı dünya, esasında çürümüş ve yozlaşmış bir ikiyüzlülükten başkası değildi. Her şeyin ve herkesin “para”yı andırdığı bu dünyada Daisy’nin sesi para şıkırtısı gibi, Gatsby’nin karşı kıyıda gözlediği ışık dolar yeşilidir… 7 göbek sülaleden zenginlerin semti East Egg ile borsa ve üçkağıt zengini sonradan görmelerin semti West Egg arasında koca bir körfez uzanır. Gelgelelim bu ikisini şehre, yani hayata bağlayan yol üzerinde proletaryanın semti bir de Küller Vadisi uzanmaktadır ki, her “musibet” de buradan çıkar. Tanrı bile bir reklam panosunda vücut bulmuş halde, sürekli burayı izler. Yeni ya da eski olduğu fark etmeksizin, “zengin”in rahatını kaçıran her şeyin kaynağı buradadır zira… Geçmişinden ve kimliğinden koşar adım uzaklaşmak isteyen, kim olursa olsun yine geçmişinin kollarına düşecektir.
Uzun bir girizgah oldu ama üç aşağı beş yukarı F. Scott Fitzgerald’ın romanında anlatmak istediği şeyler bunlar. Tabii anlamak isteyene! Zira Baz Luhrmann “modernize etmek ya da etmemek” ikileminde kaldığı filmde, 21. yy Amerikan riyası ruhuna uygun olarak işin gösteriş, şaşaa ve artık sıkıla sıkıla posası bile toz olmuş aşk kavramlarına takılı kalmış. Amerikan rüyası diye yıllardır anlatılan masalın, daha yeni yazıldığı yıllarda en sağlam eleştirilerinden birini yapan koskoca Muhteşem Gatsby, kırkıla kırkıla bol partili bir melodrama dönüşüvermiş.
İyi niyeti elden bırakmadan düşünürsek eğer yönetmenin en azından 1920’lerin psikolojisi ile günümüzün durumu arasında bir bağ kurmaya çalıştığını söyleyebiliriz –bu nafile çaba kuru bir şatafat tapınması olmaktan öte geçmese bile. Bunun en büyük ispatı da, yine bol tantana kopartan soundtrack’i.
Luhrmann’ın film müziklerini emanet ettiği isim, soyadı Gatsby olmasa da günümüzün Jay’i. Brooklyn’in arka sokaklarından hip-hop’ın zirvesine giden yolda Jay-Z de, “yeni para”nın –efendisi midir bilinmez ama- yılmaz neferlerinden biri. Allah sonunu benzetmesin.
1920’lerin aristokratları tarafından zenci müziği diye hor görülen caz’ın yükselişi ile bugünün hip-hop’ı arasında bir benzerlik görmüş olması muhtemel ki, 2013 model Muhteşem Gatsby’nin soundtrack’i vintage havası verilmiş modern şarkılardan oluşmakta.
Aslında bu soundtrack film için hem bir avantaj hem de dezavantaj durumunda, kesin bir yargıda bulunmak son derece güç. İzleyicinin gönlü ister istemez 1920’lerin havasını arıyor filmde ve müzikler bu havanın yaratılmasının önünde büyük bir engel olarak duruyor. Ancak benim görüşüm bunun müziklerden değil filmin yetersizliğinden kaynaklandığı yönünde. Zira yönetmen bir bütün olarak filmde 20’ler havası estirebilseydi, kulağımıza çalınan popüler bir şarkı hoş bir kontrast oluşturmakla birlikte anlamlı bir mesaj da iletmiş olabilirdi. Oysa filmin genel olarak modernize edilmiş mi, edilmemiş mi ikileminden kelli, Jay-Z’nin –bence çok başarılı olan- bu prodüksiyonu karmaşayı arttırmış.
Lana Del Rey’in “Young and Beautiful” şarkısı, birkaç sahnede birkaç versiyonuyla yer almasıyla, filmin tema müziği olduğunu açıkça belli ediyor. Beyoncé ve Andre 3000’in Amy Winehouse cover’ı “Back to Black” bende koşarak kaçma isteği uyandırsa da Florence + The Machine’in “Over the Love” ve Jack White’ın U2 cover’ı “Love is Blindness” albümün en iddialı şarkılarından. Will.i.am “Boom Boom” ve Fergie’nin “A Little Party Never Killed Nobody” parçaları ise en gereksizler arasında… Jay-Z’nin film için yaptığı “100 Dollar Bill” ve Kanye West’le birlikte yaptıkları “Watch the Throne” albümünde yer alan “No Church in the Wild” ise, Jay-Z’nin zaten eskiden beri sevdiği vintage soundların ve hip-hop’ın güzide bir bileşimi…
Toparlamak gerekirse günümüz müzik sahnesinin en parlayan yıldızlarının bir araya geldiği bu albüm, “21. Yüzyıl müziğinde 1920’lerden esintiler” konulu kompozisyon yarışmasında kafadan birinciliği alabilecekken, yönetmen Baz Luhrmann’ın kafa karışıklığında gümbürtüye gitmiş. Sonuçta kaybeden film, kazanan Jay-Z olmuş diyorum ve arttırıyorum: soundtrack albümü Jay-Z yapmasaydı, film kopardığı tantananın yarısını bile koparamazdı. Edinin ve sık sık dinleyin. Sevgiler. » Muhteşem Gatsby film sayfası |