Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

SÖYLEŞİ: Umut ile boş vermişliğin içinde 24 saat; Kutsal Bir Gün

Deniz Yavuz Yazıları

50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışma seçkisinde, Kutsal Bir Gün isimli ilk filmiyle tanıştık yönetmen Serdar Temizkan ile. Dünyadaki yarım asırlık ömrüne sığdırdığı ilk uzun metrajlı film belki, ama Serdar Temizkan birçok belgesel filmde, Camdan Kalp’te, Barda’da Kurtuluş’ta ve televizyon dizilerinde hep aramızdaydı. Senaristlik, yardımcı yönetmenlik ve yapımcılık görevlerini üstlenen Serdar Temizkan ile ilk filmini konuştuk. Türkiye sinemasının temelini oluşturan ustaların sınıfından geçen Temizkan geç başlattığı filmografisini yeni projelerle ve hızla sürdürecek…

Söyleşi: Deniz Yavuz / Fotoğraflar: Dilek Yaman
(Söyleşi metni ve fotoğrafların bütün yasal kullanım ve paylaşım hakkı Antrakt'a aittir. Kaynak göstermeden kullananlar hakkında ve karşısında hukuksal haklar saklı tutulmaktadır.)

Antrakt: Önceki çalışmalarınızda yardımcı yönetmenlik, yapımcılık, yazarlık gibi görevler üstlenerek projelerde yer aldığınızı görüyoruz. Kutsal Bir Gün ile ilk kez tek başınıza bir filmin yönetmenisiniz. Bu sizin filminiz. Gerçekten öyle mi? Bu filmi uzun süredir çekmek istiyor muydunuz yoksa yakın zamanda mı proje ortaya çıktı.

Biraz hayatta oyalanmış halim var benim. Tabi uzun yıllardır sinema alanındayım ama son derece sakin bir kişiliğim olmasına rağmen böyle bir işin sorumluluğunu aldığınızda haliyle heyecanlanıyorsunuz. Filmle ilgili oradaki samimi süreci şöyle anlatayım; senaryo yazarı aynı zamanda Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünden sınıf arkadaşım. Uzun bir aradan sonra bir araya geldik.  Birkaç proje üzerinde çalıştık. Ancak tabi Türkiye’de film yapmanın çeşitli zorlukları var. Bundan önceki iki projemiz bakanlıktan destek almadı. Yapımcı bulmanın zorlukları da malum…

Ardından başka bir proje yazdık aynı zorlukları yaşadık. Depresif bir sürece girdik. Yapamama kaygısı gütmeye başladık.  Bu sırada mart ayında Sencer çok hızlı bir şekilde bir senaryo yazdı. Tezgahta bir çok projemiz olmasına karşın bu beni etkiledi. Kararlarımızı hızlı verip on altı günde Kutsal Bir Gün’ü tamamladık.

Çok hızlı bir şekilde çekmek istedik.  Antalya’ya yetiştirme planı da vardı, çünkü bağımsız bir filmdi. Adam Film’in (okul arkadaşlarım) destekleriyle, banka kredileri ve finansal zorlukla yaptık. Tabi Antalya’ya yetiştirme isteğimiz hızlı bir süreç yaşamamıza sebep oldu. Filmi Antalya’da seyirciyle ve jüriyle buluşturmak istedik.

Tabi filmle başlayıp, bundan sonraki ‘yapabilme olanakları’nı da görmek istedik. Ama şunu söyleyebilirim, bu söylediklerimde şu sonuç çıkmasın; düşük bütçeyle bir film yapalım diye salt bir kurguyla yola çıkmış değiliz. Ortak dünyalarımız üzerinden, iyi bildiğimiz bir konuyla, farklı bir hikaye aracılığıyla yola çıktık.


         “’Kaybetmek’ üzerine de birkaç şey söylemek istiyorum…  Kadınlar üzerinden, kadınların mücadeleci tavrını, onlardaki yaşama etkisinin daha yüksek olduğunu önemsediğim bir yer var… Kutsal Bir Gün’ün kadınlarının hepsi kaybeden ama umutla, içsel bir yaşama güdüsüyle varlar hayata karşı. Öz yıkıcı bir yan var hepsinde. İçki teması da onunla birleşiyor örneğin. Reddettiğiniz bir hayatı yaşama, sisteme karşı durma noktasında kendine zarar verme, yıkım duygusu yaşıyor hepsi. Bu yıkıcılığı, karakterlerin kesiştiği alanda çok önemsiyorum. Onları buluşturan bir intihar izi hepsinde var ama buna rağmen de sabah olunca yaşama isteği. Yani bu karşıtlığı, sistemin insanı içinden çıkılmaz hale getiren, boğan noktasında, kendilerini yıkmak isteyişlerini, kendileri üzerinden bir karşı duruş sergilemelerini önemsiyorum.”


Antrakt: Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sinema-TV eğitimi aldınız. Hocalarınız Duygu Sağıroğlu, Sami Şekeroğlu, Feyzi Tuna’nın Kutsal Bir Gün ile ilgili görüşlerini aldınız mı? Ne düşünüyorlar film hakkında.

Martın (2013) sonunda bitmiş bir ‘draft’tan hareket ettik. Hiçbir şeye vaktimiz kalmadı. Dedik ki Duygu hocaya (Duygu Sağıroğlu) sürpriz yapalım. Bakalım ne olacak, ne çıkacak? Biz de merak ediyorduk. Sonuçta aklınızda imgelediğiniz şeyler bazen pratikte tam karşılığını bulamayabiliyor. Sizin dışınızda bir sürü değişken söz konusu. Tesadüf eseri Duygu hocayla festivalde beraberdik. Duygu hoca beni bir projemle sınıfta bırakmıştı. Filme girerken ‘kulağını çekebilirim’ dedi. ‘Tabi ki’ dedim, ‘bunda sakınca yok’ ama sonunda beğendiğine çok sevindim.

Bizim şansımız, Metin Erksan’dan Lütfi Akad’a, Feyzi Tuna’dan Duygu Sağıroğlu’na, İlhan Arakon gibİ ustalarla beraber olabilmemizdi. Ben ilk o okula girdiğimde Süha Arın’ın projelerinde yer aldım. Daha okula başlar başlamaz… Tabi giderek kadrolar değişiyor, arkadan gelen akademik  kuşak zayıf geliyor. Bu tabi ki bir süreçle ilgili, Türkiye’nin o alandaki yapılanmasıyla ilgili. Henüz yatağını bulmaya çalışan bir kuşak var.

Antrakt: Filmin akıbeti ile ilgili planlarınız nelerdir. Vizyona girecek mi, katılacağı başka festivaller olacak mı?


          “Dünyada kadınların enerjisi, yaşama etkisi erkeklere oranla daha yüksek ve kapsayıcı, yani erkeklerin üzerinde, onları bir tül gibi sardığına inanıyorum. O yüzden de referanslar kadınlara ait.”


Düşünüyoruz. Mart (2014) ayı için görüşmeler sürüyor. Kopya sayısı da henüz netleşmedi, görüşmelere bağlı bu da. Festivallere de katılmayı planlıyoruz. Malatya’yı sanırım atlayacağız. Ankara, İstanbul ve yurtdışı festivalleri var onların programını yapıyoruz.

Antrakt: Altın Portakal sırasında seçki haricinde kalan bütün sektör insanları ve bir takım sinema yazarları filmleri ‘çok kötü’ olarak nitelendirdi! Seçkide bir filmi olan yönetmen olarak sizin diğer filmlerle ilgili değerlendirmeleriniz nelerdir. Güçlü bulduğunuz filmler hangileriydi. Bu soruya ek olarak Kutsal Bir Gün istediğiniz gibi oldu mu? Değiştirmek istediğiniz bir yer var mı?

Dijitalleşmeyle birlikte film yapmanın kolaylığı açısından nicelik artıyor. İkincisi, bu filmlerin ortak özelliğine bakıldığında söz söyleme isteğinin çok öne çıktığını görüyoruz. Türkiye’nin ciddi sosyal problemleriyle ilgili fikri olan, söz söyleme itkisi içinde olan insanların çok hızlı hareket etme isteğini de doğal buluyorum. Bu bir toplumsal refleks. Sanatta da bunun bir karşılığı oluyor. Tabi burada niteliğin biraz düşmesinin nedeni olan şeyse üretenlerin aceleci olması. Sanat aslında aceleye gelmez. Çünkü sanat estetik üzerinden söz söyleme sanatıdır. Bunu atladığınız, acele ettiğiniz zaman olmuyor. Filmleri samimi buldum. Naif ve samimi olarak tanımlayabilirim. İyi filmlerdi. Hepsinde belli kusurlar vardı. Zaman zaman öyle oluyor, hasat bazen sinemada düşük olabiliyor. Bu senenin hasadı da bu. Beğendiğim ve doğru ödüle ulaştığını düşündüğüm filmler var. Sonuçta jüri dünyanın her yerinde tartışılır. Burada da tartışılıyor. Biraz daha az popülist olabilseydi daha yakışır sonuçlar görebilirdik. Ödüllü filmlerin dışında yalınlığıyla Uvertür’ü ve anlatımı, sinema dünyasıyla Mavi Ring’i,  etkileyici buldum.

Kürt sinemasının da giderek artan oranda üretim yapabilmesini ve değişik bakış açılarına yönelmesini, sinemada bir anlatım dili oluşturmasını, ayrıca heyecan verici buluyorum.

Antrakt: Kürt sineması demişken, son aylarda Kürt sinemacılar arasında bazı üretim, yöntem tartışmaları oluyor. Ne düşünüyorsunuz?

Kürt ve Türk sineması içerisinde üretim yapanların arasındaki ayrılıkları, tartışmaları son derece doğal görüyorum, hayatın kendisi de bir çatışma olduğu için bu durumlar da bir çatışma olarak değerlendirilebilir. Burada kişisel çıkar ilişkilerini, özellikle ego düzeyinde ele almak doğru değil.  Bu büyük bir yatak ve su bir yerlerden akıyor. Gençlerin bu kadar cesur dinamik ve yapmaya yönelik olmaları mutlaka içinden ilginç şeyler çıkabileceğini gösteriyor. Buradaki tek önemli şey sinemanın olmazsa olmazı, estetiğe yönelik yetkinliği zorlamaktır.

Kutsal Bir Gün, kısa bir sürede oluşturmamıza rağmen büyük oranda istediğim gibi oldu. Filmin süresi biraz daha uzundu ve kısalttık. Kısalttığım yerlerde bir takım içime sinmeyen yerler vardı ve kimi teknik çekincelerimden ötürü de öncelikle bu planlardan feragat ettim. Tekrar çekmek istediğim bir sahnesi yok ama atılan planlarla bazı anlatımlar yorumlarda farklılıklar oluşturabilirdi.

Antrakt: Oyuncu seçimlerinizi tamamen kast direktörü üzerinden mi sağladınız yoksa başta Arda Kural, Ali Düşenkalkar ve diğer isimler aklınızın bir köşesinde var mıydı? Özellikle Arda Kural’ın bu karakter için nasıl tercih edildiğini merak ediyoruz.

Dediğim gibi çok hızlı yaşandı her şey. Senaryonun niteliği açısından ilk yola çıkışımız bu filmi ‘no name’ isimlerle yapmaktı. Ancak bunun için de daha çok zamana ihtiyacınız oluyor. Ön hazırlık ve çekim anlamında. Daha uzun bir sürecimiz olsaydı ben ‘no name’ (tanınmamış) isimlerle yapacaktım. Süreç sıkışınca böyle oldu. Gene de Arda’yı dahil edecektim. Süreçte hem senarist arkadaşım hem sinemadan arkadaşlarımızın önerisi ve kast ajansları ile ilerledik. Sonuç olarak tek seçici ben oldum. Arda hariç oyuncuların çoğu arkadaşlarımızdan ve daha önceden çalışmayı düşündüğümüz isimlerden oluşuyordu. Aysar çok zor bir rol. Arda Kural’ı önceden tanımıyordum. Bir çok ‘audition’ oldu Arda’yla. Umutsuzluğa kapıldığımız zamanlar oldu. Sonuçta kafamızdakine en yakın isim Arda oldu. Hem fiziksel hem içsel yapısı. Bunları görmek onunla yaptığımız görüşmeler sonucunda gerçekleşti.

Metinin zorlukları var. Varoluşsal bir film. Direk hedefleri yok. Dramatik anlamda bir hedefe yürüyen, bunu ‘lineer’ bir oyunculuk çizgisiyle ya da olay aksları üzerinden hareket ettiren bir yapısı olmadığı için bütün bu içsel yolculuğun sürdürülebilmesi gerekiyor. Orada bir hafta kadar prova yapma şansım oldu Arda’yla. İkna olduk karşılıklı. Arda’nın oyuncu olarak gerçekten kendini koyduğu yeni bir iş, belki oyunculuğa gerçek anlamda başladığı, karakter olma yoluna girdiği bir film oldu Kutsal Bir Gün.

Antrakt: Yazısının bir bölümünde Mine Kırıkkanat, Gözde Kansu ile ilgili talihsiz durum hakkında şu yorumu yaptı. Sizin bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

"Başka bir deyişle naçiz yazarınız, Hüseyin Çelik’i ekranda çıldırtan Gözde Kansu’nun göğüs dekoltesinin çok yakın çekim, canlı tanığı ve çıldırmadı. Oysa güzel bir kadının dekoltesi, erkeklerden önce kadınları çileden çıkarır, benim bildiğim. Ama başbakan yardımcısı ve iktidar sözcüsünün makamını hiç ilgilendirmeyen kadın dekoltesinden sorumlu (ve sorunlu) işlevi, nasıl açıklanabilir, onu da bilmiyorum.
Sonuç olarak Gözde Kansu, hem işini kaybetti, hem de pespayeliğin dibine vuran medyada uğradığı linç dolayısıyla Antalya’ya gelemedi, oynadığı filmin ödüllendirildiğini göremedi. Evine kapandı, acı çekiyor. Türkiye’de ayıp nedir bilmeyenlerin, iffet hocalığına soyunması gerçekten dehşet verici boyutlara ulaştı. Yine de, düşünürsek... Abazan hırsızların cansız vitrin mankenleriyle seks yaptığı ve ne mermer heykel, ne de resimlerdeki çıplaklığın güvencede olduğu bir ülkede; muktedirlerin de kadın dekoltesiyle uğraşması, sanırım olağandır. Bu olağanlardan çok sıkıldım. Sizlerden izin rica ediyorum, başımı alıp gidecek, gözlerimi ve kulaklarımı dinlendireceğim biraz. İki hafta sonra bu sütunda buluşmak üzere, hoşçakalın."
Mine G. Kırıkkanat

Evet ‘Gitmek’ fiili; lirik bir kaçışın, bunalmışlıktan uzaklaşmanın soyut bir şekilde sonsuz özgürleşme temasının karşılığı olarak rahatlatıcı bir imge ama sonunda bir yere gitmiyoruz, sorunlarımızla baş etmeye, onları hikayeler, filmler yaparak aşmaya çalışıyoruz. Güncelin sıradanlaştırıcı kodları sanatın alanında sığ bir şekilde yer almaz. Sanat imgelem dünyasıyla bu sorunları aşmamızı sağlar,  güzelliğin alanını imler.

Gözde ile telefonla konuşuyoruz sürekli onu rahatlatmaya çalışıyoruz. Antalya’ya gelmemeyi kendisi istedi. Tabi, saygı duyulacak bir karar. Filmi de o tür popüler bir plana kaydırmak istemiyordu. Çok da doğru bir tavırdı. Filmin kendi bağlamı dışında olaylarla anılmasını istemedik.

Antrakt: "Kutsal Bir Gün", erkek karakterler açısından olduğu kadar kadın karakterler açısından da bir "kaybedenler" öyküsü sunuyor. Fakat her şeye rağmen karakterlerin "karamsar" olduklarını söyleyemeyiz. Özellikle kadınların çok daha güçlü, mücadeleci biçimde, hayat kavgasının içinde çizildikleri dikkat çekiyor. Bu açıdan, ilk bakışta algılandığının tersine bir "erkek filmi" değil gibi. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Bunu daha film henüz bitmiş ve hızlı bir şekilde montaj yapılırken söylemiştim. Bir kaç arkadaşım da aynı tepkiyi verdi. Daha filmi izlememişlerdi. Erkek üzerinden anlatılan kadın dünyasına eğilen bir film dediğimde pek rağbet görmedi.  Bunu sormanız çok anlamlı oldu. Evet, tamamıyla katılıyorum hem filmin hikayesinden gelen karakterlerin yapısal durumu buydu, hem ben filmi çekerken de bunu çok önemsedim. Erkek karakterlerimizle bir anneler gününde, yirmi dört saati anlatan bir film. Erkek ve kadının -anneyi de içine alan- doğurganlıkla, ceninle, temel olarak o bağlamda okunması gereken bir ‘alt ilişki’yi içeriyor film. Asıl enerjisini oradan alıyor. Elli yaşında bir adam evli ve çocukları var ama hala bütün o duygusal sarmalı annesi üzerinden yaşıyor. Kadınların ‘aurasal’ bir enerjiyle erkekleri kuşattığına inanıyorum.  Dünyada da onların enerjisi, onların yaşama etkisinin erkeklere oranla daha yüksek ve kapsayıcı, yani onların üzerinde, onları bir tül gibi sardığına inanıyorum. O yüzden de referanslar kadınlara ait.

Antrakt: Filmde sıkça arka planlarda gördüğümüz tüller, perdeler bu ‘aurasal’ enerjiyle mi alakalı?

Sonunda onların yıkılıp herkesin tek bir mekanda kalacağı duygusunu da oluşturmak istedik açıkçası.  Sinema imgesel bir sanat olduğundan, bu dekorla o duyguyu yaratmak istedik, bütçemiz elvermedi asıl yapmak istediklerimize. Yine de o duyguyu hep korumak istedik ve kısmen de geçirdiğimize inanıyorum.

Antrakt: Bir önceki soruya bağlı olarak; "Kutsal Bir Gün"ü 'kadın düşmanı' olarak niteleyenler de oldu, tam tersine, kadın bakış açısının öne çıktığını söyleyenler de. Düşünceleriniz...

Yeteri kadar emek vermemekle ilgili sanıyorum, filmi anlama çabası konusunda yeteri kadar çaba sarf edilmediğine inanıyorum. Eleştiriyorum. Evet sevilmeyebilir. Şunu da ilginç buluyorum bir kısım insanın sevip, bir kısmının nefret etmesini sanat yapıtı anlamında önemli de buluyorum. Bunların samimi ve hakiki olması gerekiyor. Yani temellendirilmiş olması gerekiyor. Bu noktayı, yaklaşımı biraz tembellik ve filmin düzeylerini, katmanlarını anlamamakla ilgili eleştiriyorum. Metnin ve sinematografik karşılıklarının katmanlı olduğunu, bunların okunabilmesi gerektiğini anlamak gerek. Gene de filmin kendine ait bir dünyası var bizim konuştuklarımız bir yere kadar… Kendisi yaşayacak bundan sonra…

Antrakt: Öykünün Antalya'da geçmesinin, teknik, finansal ve anlatılan öykü açısından temel bir nedeni var mı?

Sencer (senarist) Antalya’da yaşıyor. Öncelikle oraya ait bir hikaye; özünde evrensel bir yapısı var… İstanbul gibi metropellerde de yaşanabilir olasılıklara sahip ancak dağlarla perdelenmiş bir Akdeniz’in kıyısına savrulmuş, hiçbiri oralı olmayan karakterlerin, zamanın yavaş aktığı bu sıcak atmosferdeki yalnızlıkları ve birbirlerine çekilmeleri hikayenin özündeki etkileyici gerçeklik. Finansal olarak da, Antalya yapım koşulları açısından önce avantajlıydı. Dekoru yapmaya bile başlamıştık ancak mayıs-haziranı kaçırdık ‘yüksek sezon’a kaldık. İstanbul’a taşımayı düşündük seti ama yukarda dediğim gibi İstanbul gibi bir metropolden ziyade bu hikayenin Antalya gibi bir yerde yaşanmasının gücü daha etkileyiciydi. Ama iç mekanları gene İstanbul’da çektik, çünkü Antalya’da sıcaklık elli dereceyi buluyor temmuz-ağustos aylarında. Ruslarla ilgili hikayenin de Antalya’da gerçekliğe dayanıyor olması, öyle bir dünyada bu tür kahramanların var olması da önemliydi.

         “Batıda üretim daha yavaş, sistemin, kurumların yapısal tarafı sıkışmış, bloke edilmiş durumda. Hayat çok kontrollü. Türkiye ise biraz başıboş hareket ediyor. Etnik ve kozmopolit yapısıyla çeşitlilik gösteren, hikayeleri dinamik bir ülke.”

Antrakt: Filminizin seyirciyi olduğu kadar eleştirmenleri de net olarak ikiye böldüğü söylenebilir. Çok sevenler de var, nefret edenler de. Buna karşılık SİYAD Jürisi'nce en iyi film seçildi. Genel olarak Altın Portakal'ı, sonuçları ve aldığınız SİYAD ödülünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gurur verici bir ödül. Otorite kelimesini hiç sevmememize rağmen, sinema yazarlığının duayenleri, kendini kanıtlamış insanlardan oluşan SİYAD’ın ödülünü almış olmak son derece gurur verici bir durum. Çünkü ‘nesnel olabileceklerini kabul etme duygusunu’ yaşıyorsunuz öncelikle. Sonuçta jüriler belli eğilimlerin ortak noktaları. Orada polemikler yapılabilir ama SİYAD’a bu stille eleştiriler getirmek çok doğru olmuyor. Jürilerin popülist eğilimleri olabiliyor çoğu zaman.

Sanat bir tek etik doğruyu içerir, bu işin anayasası olmak zorundadır… İster ağabey-kardeş ister eş-dost olun, aynı işi yapıyorsanız en acımasız eleştiriyi etik olarak kabul etmelisiniz. Yoksa sanattan konuşamayız, o sanat olmaz, onun dışına çıkmış olursunuz. Temel mesele olarak bunu algılamak lazım.

Antrakt: Doğum tarihiniz itibariyle "genç" bir yönetmen sayılmazsınız ama ilk filminiz "Kutsal Bir Gün", yarattığı algıyla, oyunculuk tarzıyla ve sinema diliyle neticede "Genç Türk Sineması"nın hanesine yazılabilecek bir film. Sinemamızın gidişatı ve genç yönetmenlerin ağırlığının artması konundaki düşünceleriniz?

Dediğim gibi; bugünlerime oyalanarak geldiğim için…

Heyecan verici buluyorum. Tabi paradoksal bir yapı… Sonuçta üretimin ve ilişkilerinin bu kadar çoğalması yeni ürünlere ve yeni bakış açılarına gebe. Türkiye’nin şöyle bir yapısal durumu var; -özellikle batıdaki örneklere kıyasla- batıda görece üretim daha yavaş, sistemin, kurumların yapısal tarafı sıkışmış, bloke edilmiş durumda. Hayat çok kontrollü. Türkiye ise biraz başıboş hareket ediyor. Etnik ve kozmopolit yapısıyla çeşitlilik gösteren, hikayeleri dinamik bir ülke. Bakış açılarının farklı, geniş ve açık olması son derece normal ve olması gereken. Umarız bu daha nitelikli ürünlerle karşılık bulur. Son derece bakir bir alan.

Antrakt: Filmde dört dakikayı aşan ve seyirciyi teknik olarak rahatsız eden çakar ışığın kullanıldığı planlar var. Filmin girişinde buna yönelik bir uyarınız olsa da bunu kullanmayı tercih etmenizin sebepleri neydi?

O kısalmış bir sahne. Biraz daha da kısalabilirdi ama filmin üslubuyla çok ilgili. O sahnenin filmdeki karşılığı ‘okuma isteyen’ bir yer. Etkisinin, hem Aysar’ın öyle bir evde yaşıyor oluşundan, doğru düzgün bir ışığının olmayışından, kahramanların bir arada olduğu ama öyle bir ışığa rağmen sohbetlerini devam ettirmelerinden, karakterlerin rahatsız olmamalarından ötürü filmin yapısal üslubuna da denk düştüğünü düşünüyorum. Luda o sahnede filme giriyor, küçük kızın çatı planı, rus hayat kadınları da o sürreal sahnede yer alıyorlar, karakterlerin ilişkilerinin karmaşık yapısını farklı bir algıyla görmemizi sağlıyor.

Orada konuşulanları da önemsiyorum. Paraya endeksli yaşamın tek değer olduğu dünyada kahramanlarımızın yaklaşımını görüyoruz. Onlar da bunu tartışıyorlar. ‘Elindekinden fazlasını istememek suç mudur?’

Antrakt: Türkiye’de film çekmek zor mu? Bütçe yapmak, o bütçeye ulaşmak ve Türkiye’de sinema filmi yapımcılığı müessesi hakkında görüşleriniz nelerdir? Sizce Türkiye’de üretilen sinema filmlerinin yüzde kaçı gerçek anlamda bir ‘prodüksiyon’ olarak nitelenebilir?

Çok zor finans oluşturmak. Nitelik ve acelecilik meselesi de oraya denk geliyor. İstediğiniz yapım koşullarına ulaşamadığınız anda elinizdekiyle yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Niteliği de etkileyen şeyler bunlar oluyor. Para bulmak çok zor çünkü dünyada da bu işler kolay değil, sanat filmi yapabilmek çok zor. Salon bulmak neredeyse imkansız, televizyona çıkmak çok zor, profesyonel yatırımcı yok… Bu sebeplerden ötürü para bulmanın koşulları çok sınırlanıyor. Tekeller ve hegemonya karşısında direnemiyorsunuz. Gösterim açısından internet ve korsan, seyirciyi rehavete itmiş görünüyor. Festivalde yer bulunamayan filmler vizyona girince ilgi görmüyor. Ticari sinemada da benzer aslında –milyon dolarlık gişe filmleri dışında- aynı zorluklar yaşanıyor.

Antrakt: Uzun metrajlı filmlere sağlanan devlet destekleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sürdürülmeli mi bu destekler? Doğru bir uygulama mı bu?

Bakanlığın desteği önemli ama orada da çıkan paralar bütçeler karşısında dörtte bire bile denk gelmiyor. Dolayısıyla o parayı aldığınızda o filmi yapıyor olamıyorsunuz. Hatta kendinizi bağlıyorsunuz, bir takım faiz oranlarının altına sorumluluk olarak giriyorsunuz. Destekler yeniden yapılandırılmaya çok ciddi ihtiyaç duyuyor.

Antrakt: Hazırlanmakta olduğunuz bir sinema filmi projesi var mı? Sinemayla ilgili gelecekteki planlarınız neler?

İki projemiz set için hazır. Hangisinin önce çıkacağını tartışıyoruz. Bahar gibi başlamayı düşünüyoruz.

Antrakt: Türkiye sinemasının bugüne kadar ürettiği filmler arasından sizi en çok etkileyen üç filmi sırasıyla söyler misiniz?

‘Sevmek Zamanı’ (Metin Erksan), ‘Sürü’ (Zeki Ökten) ve senaryosunu yazıp filmi yaratan Yılmaz Güney’in ‘Yol’u (Şerif Gören).

Teşekkür ederiz.

*******************************************************************************************************

KUTSAL BİR GÜN
‘KBG, orta yaşlı bir abi kardeşin birlikte geçirdikleri günü anlatır. Başarısız bir iş bulma deneyiminin ardından Aysar (Arda Kural) ve abisi Ali Osman (Ali Düşenkalkar) bir türlü birbirlerinden ayrılamaz, yalnız kalmaktan korkar gibi birbirlerine sokulur, zorlu geçeceğini hissettikleri günün kalanını da beraber geçirirler. Pazar günüdür. Yine de bazı şirketler çalışmakta, bazı insanlar iş aramaktadır. Sıcak bir mayıs günüdür, yine de gökte bulutlar, havada kuşlar gösterilerini sürdürmektedir. Üstelik Anneler günüdür, bazı anneler gururlu bir yüzle sevenlerinden gelen hediyeleri kabul etmekte, başka bazı anneler ise farklı bir gün geçirmekte, Aysar ve Ali Osman'ı çetrefilli şahitliklere sürüklemektedir.’

SERDAR TEMİZKAN
Mimar Sinan Üniversitesi Sinema TV bölümünden mezun oldu. İlhan Arakon ve Duygu Sağıroğlu atölyelerinde eğitim aldı. 1990 yılında Fehmi Yaşar’ın “Camdan Kalp” filminde yardımcı yönetmen, Süha Arın’ın “Mimar Sinan ve Eski Evleri Eski Ustalar” belgesel filmlerinde yapımcı, 1992 yılında Ziya Öztan’ın “Kurtuluş” dizisi ve filminde yardımcı yönetmen olarak çalıştı. Çeşitli reklam ve tanıtım filmlerinin yönetmenliğini yaptı. 2002 yılında Nihat Durak ile birlikte kurduğu Ada Film yapım şirketiyle çeşitli dizi ve filmlerde yapımcı, yönetmen ve senarist olarak görev aldı. Serdar Akar’ın “Barda” filminin ortak yapımcılığını gerçekleştirdi. Kutsal Bir Gün, ilk uzun metrajlı sinema filmidir.

2013 - Kutsal Bir Gün / A Holy Day
2007 - Rüzgar (Dizi)
2007 - İlk Aşk / Senaryo Süpervizörü
2005 - Seni Çok Seviyorum (Dizi)
2003 - Kasırga İnsanları (Dizi)

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır