Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

“Susuz Yaz” 50 yaşında

Hakan Sonok Yazıları

*Türk Sineması’nın 1961 ve 1963’te yurt dışındaki ilk temsilcileri kimler olmuştu?

*Türkan Şoray ve Ayhan Işık, Berlin Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı kazanan “Susuz Yaz” da oynamayı reddetmişlerdi.

*”Susuz Yaz”la gelen büyük ödülden sonra Türk sineması bir sonraki büyük ödülüne ulaşabilmek için kaç yıl bekledi?

*Uluslararası platformlara kabul edilen ilk iki filmin de yapımcısı Nusret İkbal’di (1923-2006).

*71 yılda ABD’deki çok saygın Altın Küre ödülüne adaylık elde eden tek filmimiz hangisi?
Türk Sineması ilk büyük yurt dışı başarısına 1964’te Metin Erksan’ın “Susuz Yaz”ıyla ulaştı.Türk sineması bir sonraki büyük ödülüne (Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi elde eden, ABD’de Altın Küre ödülüne aday gösterilen Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı ve Şerif Gören’in yönettiği “Yol”) ulaşabilmek için tam 18 yıl beklemek zorunda kalacaktı.

1961: “Kırık Çanaklar”
Türk sinemasının A sınıfı yurt dışı festivallere kabul edilmesinin miladı, Nusret İkbal’in (Be-Ya Film) yapımcılığını üstlendiği, Memduh Ün’ün yönettiği, senaryosunu Lale Oraloğlu, Halit Refiğ ve Bülent Oran’ın yazdığı, görüntü yönetmenliğini Turgut Ören’in yaptığı, baş rollerinde Lale Oraloğlu, Turgut Özatay, Rüya Gümüşata, Mualla Kaynak, Salih Tozan ve Reha Yurdakul’un olduğu “Kırık Çanaklar”ın 1961 yılı 11. Berlin festivalinde büyük ödül Altın Ayı yarışmasına seçilmesidir.

1963: “Şehirdeki Yabancı”
İki yıl sonra Temmuz 1963’teki 3. Moskova Film Festivali, yine Nusret İkbal’in (Be-Ya Film) yapımcılığını, Halit Refiğ’in yönetmenliğini, Halit Refiğ ve Vedat Türkali’nin senaryo yazarlığını, Çetin Gürtop ile Mengü Yeğin’in görüntü yönetmenliğini, Göksel Arsoy, Nilüfer Aydan, Reha Yurdakul, Ali Şen, Talat Gözbak, Erol Taş, Hasan Ceylan, Orhan Çubukçu, Abdullah Ataç’ın baş rollerini üstlendiği “Şehirdeki Yabancı”yı resmi programına seçti.

O yıl “Şehirdeki Yabancı”nın Moskova Film Festivali’nin programındaki rakipleri arasında, Federico  Fellini’nin “Sekizbuçuk”u ve Mısırlı yönetmen Yusuf Şahin’in 1988’de Nobel edebiyat ödülünü kazanacak olan Mısırlı Necib Mahfuz’un romanından beyazperdeye uyarladığı Selahaddin Eyyubi (doğumu: 1137 ya da 1138 - ölümü: 1193) ve Haçlı savaşları filmi “Salladin the Victorious / El Naser Salah el Dine”de vardı…

42 yıl sonra Ridley Scott’da 130 milyon dolar bütçeli “Kingdom of Heaven-Cennetin Krallığı”nda (2005) baş karakterlerinden biri olarak Selahaddin Eyyubi’yi seçecekti.

Fellini’nin “Sekizbuçuk”u Moskova Film Festivali’nde 1963’te birincilik ödülünü kazandığı gibi 13 Nisan 1964’te Los Angeles’ta beş dalda aday olduğu OSCAR ödüllerinden ikisini İtalya’ya taşıyacaktı.

Halit Refiğ katıldığı Moskova Festivali’nde dünya sinemasının en değerli ve en önemli  iki  yönetmeninden, ikisi de İtalyan olan,  Federico Fellini ile Luchino Visconti’nin yan yana gelmemek için özel çaba göstermesi gibi tarihi bir olaya tanık oldu.Filmlerini çok beğendiği Visconti’nin “Senso-Günahkar Gönüller”ini (1954) Halit Refiğ 28 kere izlemişti.

Refiğ, Moskova’da 1963’te Sovyet yönetmen, Nazım Hikmet’in arkadaşı, Mark Donksoy’un bir babanın oğluna yapabileceği tavsiyelerini hiç unutmadı. Donksoy, “Yönetmenliğin ilk on yılı zordur, ikinci on yılı daha zordur, üçüncü on yılı hepsinden çok daha zordur, ” demişti.

Luchino Visconti, Halit Refiğ’le Moskova Film Festivali’ndeki görüşmesinde iki ay önce (Mayıs 1963’te) Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi kazanan “Leopar” adlı filmini her gün bir kere izlediğini anlatacaktı.Refiğ sadece balo sahnesi 72 dakika süren bu filmin Türkiye’de ithalatçısı tarafından kesilmesine ve meşhur balo sahnesinin Ocak 1965’te Yeni Melek Sineması’nda yarım saatten daha kısa olarak gösterilmesine tanık olacaktı.

1964: “Susuz Yaz”
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nca oluşturulan bir komite “Susuz Yaz” filmi için “Türkiye’yi uluslararası bir festivalde temsil edemez” görüşünü bildirdi. Filmin yapımcısı ve oyuncusu Ulvi Doğan bu kararı / yasağı çiğneyerek , bu kararı reddererek “Susuz Yaz”ı Berlin Festivali elemesine gönderdi.Metin Erksan’ın filmi bu elemeyi aşmayı başardı.

26 Haziran -7 Temmuz 1964 tarihleri arasında düzenlenen Berlin Film Festivali’ne  Metin Erksan’ın senaryo yazarlığını ve yönetmenliğini üstlendiği “Susuz Yaz”  damgasını vurdu.Bir Necati Cumalı uyarlaması olan “Susuz Yaz”ın Berlin Festivali’ndeki  rakipleri arasında Claude Lelouch, Carlos Saura, Satyajit Ray, Karel Reisz, Shohei İmamura, Sidney Lumet ve Luigi Comencini gibi dünyanın en seçkin yönetmenlerinin filmleri vardı.

Metin Erksan “Susuz Yaz”da daha önce “Acı Hayat” (1962) adlı filminde baş rolleri verdiği Türkan Şoray ve Ayhan Işık’ı oynatmak istemiş ancak bu oyuncular “Susuz Yaz”da oynamayı reddetmişlerdi.

“Susuz Yaz” Berlin Festivali’nden büyük ödül Altın Ayı’yla döndü…Bununla da yetinmedi 1964 Venedik Film Festivali’nde özel bir ödül kazandı.Türkiye “Susuz Yaz”ı Los Angeles’taki OSCAR ödülü seçmelerine yolladı.”Susuz Yaz” Türkiye devletinin OSCAR seçmelerine yolladığı ilk film olarak da tarihe geçti.

Bilindiği gibi, “Susuz Yaz”  Martin Scorsese tarafından kurulan World Cinema Foundation (Dünya Sinema Vakfı) tarafından onarılan filmlerden biri de olacaktı…Vakıf filmin onarılmış kopyasını 2008 Cannes Festivali’nin (61. Cannes Film Festivali)  “Klasik Filmler” bölümünde Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın’ın sunumuyla göstermişti.

“Kelebeğin Rüyası”nın oyuncusu Kıvanç Tatlıtuğ ise Elle Dergisi’ndeki söyleşisinde, Doha Tribeca Film Festivali’nde karşılaştığı OSCAR ödüllü yönetmen Martin Scorsese’nin Metin Erksan’ın “Susuz Yaz” adlı filmine duyduğu hayranlığı dile getirdiğini söyledi.

Metin Erksan “İntikam Meleği: Kadın Hamlet”iyle de Temmuz 1977’de düzenlenen 10. Moskova Film Festivali’nde büyük ödül için yarışma hakkını elde etti…“İntikam Meleği: Kadın Hamlet”in Moskova Festivali’nde büyük ödül için yarıştığı ABD filmiyse Michael Anderson’ın yönettiği ve iki dalda OSCAR ödülü adayı “Logan’s Run-Hayal Şehir” olmuştu.

Moskova Film Festivali’nde Türk sinemasının kazandığı ilk ödüllerse yakın zamanda Erdem Tepegöz’ün yönettiği “Zerre”nin (2013) oldu; “Zerre” festivalin hem büyük ödülüne, hem de kadın oyuncu ödülüne (Jale Arıkan) ulaştı.

Türkan Şoray, Metin Erksan’ı ve “Acı Hayat”ı anlatıyor:
Metin Erksan’ın yönetiminde baş erkek rolünü Ayhan Işık’ın üstlendiği “Acı Hayat” filmini çeviren Türkan Şoray Metin Erksan’ın 2012’deki ölümünden sonra “Sinemam ve Ben” adlı kitabında “Acı Hayat” filmini şöyle anlatacaktı.

 “O zaman ne kadar önemli bir yönetmen olduğunun farkında değildim…Böyle bir filmin başrol oyuncusu olmanın ne kadar büyük bir şans olduğunu, oynadığım rolün bir oyuncu için ne kadar önemli olduğunu ve çevirmekte olduğum filmin değerini yıllar geçince çok daha iyi anladım.O yıllarda birçok oyuncunun çalışma hayali kurduğu bir yönetmenle çalıştığımı algılayabilecek , değerlendirebilecek birikimde değildim.Sadece oynadığım rol beni etkilemişti. Manikürcü Nermin’in yaşadığı dramla, başına gelenlerle duygusal bir bağ kurmuştum kendi içimde.O genç kızın çektiği acıları sanki ben yaşamıştım; filmde adeta kendi mutsuzluğumu yaşıyordum.Anne baba ayrılığının hüznünü, mutsuzluğunu yaşamış, o yıllardan sonra yoksulluğu tanımıştım.Bu duygulara, bu acılara yabancı değildim.Babam ayrıldığı yıl annem beş parasız kalmıştı.Ben 13-14 yaşlarındaydım.Annem çok istese de bana yeni bir şeyler alamıyordu. Okulda ders bitip zil çaldığında ben yerimden kalkmaz, sınıftan en son çıkardım. Arkadaşlarımın kalın, güzel paltoları vardı; benimse lacivert incecik bir ceketim… Onların paltolarını giyip çıkmalarını beklerdim. O incecik ceketle görüp beni küçümseyeceklerini düşünürdüm… Yaşadıklarım bende derin izler bırakmış olmalı ki, yönetmenin (Metin Erksan’ın) anlattıklarını çok iyi anlıyordum, hissediyordum. Böylece kamera önüne geçtiğimde içimde bir yerlerde birikmiş bu yoğun duyguları sezgilerimle ifade edebilme imkanı veriyordu bu filmdeki rolüm. Bu karakter acı çekiyordu ve o acıda ben kendimi buluyordum, o acıyı tanıyordum sanki önceden yaşamış gibi…O mutsuzluk, umutsuzluk herhalde yüzüme yerleşti ki, başarılı oldum.Bir filmde duyarak, o karakteri hissetmenin rolü gerçekçi kılmada ne kadar önemli olduğunu belki o zamanlar farkına varmadan oyunculuğuma taşıdım ve hep böyle devam ettim…Sinema eğitimi olmayan, oyunculuğun ne olduğunu bilmeyen ben, tamamen duygularımla yaşattığım bu karakterle Antalya Altın Portakal film festivalinde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandım. Ödülden sonra sinemada adım daha çok oyuncu olarak anılmaya başladı.Böyle önemli bir festivalde, sinemada daha bu kadar yeniyken bu ödülü almanın çok önemli olduğunu söylüyorlardı.Beni kutluyorlardı, bana oyuncu olarak farklı davranmaya başlamışlardı.Sinemada oyuncu olmak diye bir kavram vardı ve oyuncu olmak önemliydi, bunu anlamaya başladım.Oyunculuğu kendi kendime keşfediyordum; tamamen içgüdüsel, el yordamıyla.(…) ”Acı Hayat”tan sonra Yeşilçam’ın büyük şirketlerinden Kemal Film’den teklif aldım…”

Türkan Şoray Metin Erksan ile ilgili sözlerini şöyle bitiriyor:
“Yeri doldurulamayacak, Türk sinemasına adını altın harflerle yazdıran, sinemamızda sonsuza kadar anılacak olan Metin Erksan “Sinemacılar Dönemi”ni başlatan ve geliştiren ilk yönetmenlerden biridir, birçok yönetmen onun sinemasını örnek almıştır.”

Hülya Uçansu’nun  kitabı “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları”ndaki Metin Erksan ile ilgili bölüm:
Hülya Uçansu’nun anı kitabı “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları”ndaki Metin Erksan’la ilgili çok çarpıcı bir anekdot aşağıda: Profesör Doktor Sami Şekeroğlu’nun kaleme aldığı, Metin Erksan filmlerini yücelten, Metin Erksan’ın yaratıcılığına hayranlıkla, övgüyle dopdolu yazı, sinema yazarı Mehmet Basutçu tarafından yabancı dillere çevrilirken, adeta yeniden yazılarak, Metin Erksan sineması ve filmleri aleyhinde yepyeni bir metne dönüştürülerek yayınlanmış ve bu durum üzerine yazının orijinalini yazan Sami Şekeroğlu küplere binmiş.

“Yol” Altın Küre ödülüne aday gösterilen ilk ve  tek Türk filmi oldu
1982 sonu: “Yol”un bir diğer büyük başarısı Amerika Birleşik Devletleri’nin Los Angeles kentinde dağıtılan Altın Küre ödüllerine yılın en iyi yabancı filmi dalında aday gösterilen altı film arasına girmesi oldu.

29 Ocak 1983’te İngiliz filmi “Gandhi” (Richard Attenborough) Altın Küre ödüllerinde 1982 yılının en iyi yabancı filmi seçildi. ”Gandhi”nin yabancı film Altın Küresindeki rakipleri arasında “Yol” (Şerif Gören; İsviçre-Türkiye), “Fitzcarraldo” ( Werner Herzog; Batı Almanya), ”Ateş Savaşı-La Guerre du feu /Quest for Fire” (Jean-Jacques Annaud; Kanada-Fransa), ”The Man from Snowy River” (George Miller; Avustralya) ve ”La Traviata” (Franco Zeffirelli; İtalya) vardı.

71 yıl da Altın Küre ödüllerine aday olabilen tek Türk filmi “Yol” olmuştur.

1982 yılının en iyi filmlerini değerlendiren /oylayan Akademi üyeleri 1983 başında bir önceki yıla ait en iyi yabancı film dalındaki OSCAR ödülleri listesini oluştururken “Yol”u değerlendirmeye alamadılar. Çünkü yabancı film dalındaki OSCAR ödüllerinde sadece ülkelerin resmi seçimleri (Los Angeles’a yolladıkları filmler) yer alabilmekteydi. Türkiye Cumhuriyeti “Yol” da Türkiye’nin bir bölümü “Kürdistan” olarak etiketlendirildiğinden / gösterildiğinden bu filme her zeminde karşıydı. 1970’li yılların sonundaki iç savaşın yaralarını sarmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Los Angeles’taki OSCAR seçmelerinde “Yol”un Türkiye’yi temsil etmesine izin vermedi.

 “Yol”un yer alamadığı en iyi yabancı film OSCAR adayları listesi ise şöyle oluştu:

*”Alsino and the Condor” (Miguel Littin;Nikaragua)

*”Coup De Torchon-Clean Slate” (Betrand Tavernier;Fransa)

*”The Flight of The Eagle” (Jan Troell; İsveç)

*”Private Life” (Yuli Raizman; Sovyetler Birliği)

*”Volver A Empezar” (Jose Luis Garci; İspanya)

11 Nisan 1983 Pazartesi gecesi Liza Minnelli, Dudley Moore, Richard Pryor ve Walter Matthau’nun sunduğu OSCAR ödülleri gecesinde yabancı film OSCAR’ı İspanyol filmine gidecekti. 

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır