Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

Yılmaz Güney’in mirası neydi?

Hakan Sonok Yazıları

*Yılmaz Güney: “Ayhan (Işık) Ağabey kesme şeker gibi düzgün bir kralsa, ben de çirkin kralım. O güzelse, ben de çirkinim Aga’cım.O güzel kralsa, ben de çirkin kralım!”

*Fatih Akın: “Yılmaz Güney bir kahramandı. Biz hepimiz, bir şekilde O’nun çocuklarıyız.”

*Fatoş Güney: “Cannes’dan “Yol”un Altın Palmiye’siyle dönerken cebimizde eve gidecek paramız yoktu!.. ”Umut” (1970) filmi için gerekeni kuruş kuruş biriktirmiştik…”Yol” (1982)  filmi için hapishanedeki mahkumlar dayanışma göstermişlerdi…Yılmaz Güney’in parası yoktu; çünkü parasını hep çevresindekilere dağıtırdı!”

*Yılmaz Güney’in ikinci annesi kimdi?

*Yılmaz Güney: “Kız kardeşim de, ben de anadilimiz Kürtçeyi pek bilmiyorduk.”

*Yılmaz Güney’in koruyucu melekleriyse 1977 ve 1981 Berlin Film Festivalleri’nde O’na tüm kariyerinden (çalışmalarından) dolayı uluslararası ödüllerini sunan dünya film eleştirmenleri ve sinema yazarları oldu…”Yol” da Cannes film festivalinde film eleştirmenleri ve sinema yazarları ödülüne layık bulundu…”Yol” Fransa’daki film eleştirmenleri ve sinema yazarları ödülünün de sahibi olacaktı.

* Yılmaz Güney’e otomobil kullanmayı “Pilot Ziya” lakaplı prodüksiyon amiri Ziya Güçlü öğretmişti. Yılmaz Güney’in 1962 Mercury,  1963 Oldsmobile ve 1965 Ford Mustang marka otomobilleri  vardı.

*Kemal Tahir: “Yılmaz Güney’in filmi  ‘Seyyit Han –Toprağın Gelini’ karşısında büyük heyecan duydum. Bence halk sinemasının halka bir meseleyi nasıl anlatması gerektiğini en kaba, en kaba olduğu için de en kestirme yoldan gösteriyordu. Ulusal sinemamızın belli başlı ana yollarından birine işaret ediyordu.”

*Yılmaz Güney: ‘İnce Memed’ sinemamızda değişik adlarda 19 kere filme alındı; bunların 17’sinde ben oynadım!”

* Yılmaz Güney, doğumundan 6 yıl sonra nüfus kağıdı çıkarıldığından nüfus kağıdında 1 Nisan 1937 Perşembe doğumlu göründüğünü oysa 1931 doğumlu olduğunu açıklamıştı.

*Yılmaz Güney’in yaklaşık 12 yılı çeşitli cezaevlerinde geçmişti.

*Yılmaz Güney, Ertem Eğilmez’in şirketi Arzu Film’in süperstarı/ kartpostal çocuğu Tarık Akan’dan bir oyuncu yaratmıştı.

*Cumhuriyet Gazetesi başyazarı Nadir Nadi’nin 20 Ekim 1970  tarihli  yazısında göklere çıkardığı “Umut”un 1971’de Cannes Film Festivali’nin “Yönetmenlerin 15 Günü” bölümünde gösterilmesi Yılmaz Güney’in dünya çapında film eleştirmenlerinin gözdesi olma sürecini başlattı…Ancak, “Umut” Yılmaz Güney’in Türkiye’deki fanatik hayranlarının en az ilgi gösterdiği Yılmaz Güney filmi olmayı başardı!

*Agah Özgüç: Yılmaz Güney’in hayatına kısa süreliğine giren kadınlar arasında Feri Cansel’den başka Oya Peri de vardı.Sema Özcan’la da adı birlikte anıldı.

* Elif Güney Pütün: “Yaşamım boyu babamı üç yıl tanıdım.Babam öldüğünde 18 yaşındaydım. Ortak paylaşımımız çok azdı.Babam benden, ben babamdan çok şey bekledik.”

*Yılmaz Güney’li filmlerin sinema salonlarında seyirci rekoru kırdığı bir dönemde “Karanlıkta Uyananlar” (1964) , “Suçlular Aramızda” (1964) “Sevmek Zamanı” (1965) “Haremde Dört Kadın” (1965) gişede tamamen batmıştı.

* Agah Özgüç: “Yapımcı Nevzat Pesen, “Yılmaz Güney’in suratı film yıldızlığı için hiç uygun değil.Ondan olsa olsa kömürcü çırağı olur,” demişti.Nevzat Pesen kısa sürede tükürdüğünü yaladı ve Yılmaz Güney’le film çevirdi.Bir süre sonra Nevzat Pesen’in işleri bozuldu, iflas edince de canına kıydı.”

Yönetmen Fatih Akın hayranlarından biri olduğu Yılmaz Güney’i şöyle anlatmıştı:
“Yılmaz Güney, Konya sürgününde tanıştığı ve bir pavyonda şarkıcılık yaparak geçimini sağlayan Can Ünal kendisinden hamile kalınca, kadına eğer çocuk erkek doğarsa kendisiyle evleneceğine dair söz vermişti. Ancak dünyaya gelen bebek kızdı. Bu nedenle Elif Güney Pütün annesi tarafından sevilmeyen bir çocuk oldu…”

“Yılmaz Güney çocuklarını çok sert, hatta neredeyse diktatörce şu düsturla yetiştirmiş: Yaşam çok çetin, yaşam bir kahpe, sen ondan daha sert olmak zorundasın. Çocukları da elbette taş kesilip kalmışlar…Yılmaz Güney üzerine kesinlikle bir film çekmek istiyorum.”

 “Duvara Karşı” adlı filmi Berlin Film  Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı Almanya’ya kazandıran Türkiye asıllı Alman yönetmen Fatih Akın Dostoyevski’nin Rus edebiyatını kastederek “Hepimiz Gogol’ün ‘Palto’sundan çıktık, ” sözlerini hatırlatırcasına Yılmaz Güney’le ilgili olarak “O bir kahramandı. Biz hepimiz, bir şekilde O’nun çocuklarıyız…Yılmaz Güney, “Hudutların Kanunu”nda (1966) birlikte çalıştığı Lütfi Ömer Akad (1916-2011)  ile yollarının keşişmesi sayesinde kendi tarzını bulabildi,” diyor.

16 yaşındayken “Yol”u izleyen Fatih Akın, Yılmaz Güney’i yakın arkadaşı olan ve O’nunla “Umut” (1970) ve “Sürü”de (1978)  çalışan Tuncel Kurtiz’den (1936-2013) dinlemekten büyük zevk aldığını da söylüyor…

Yılmaz Güney Fatih Akın’ın kendine rol modeli olarak aldığı üç kişiden biri (diğerleri: Emir Kusturica ve Martin Scorsese)

Fatih Akın, “O (Yılmaz Güney) bir maço, silah düşkünü, çapkın, Mao’cu, entelektüel, şair ve filmciydi…Solcular, O’ndan daha öğretici filmler yapmasını istedi; oysa O’nun filmleri zaten bu özelliği taşıyordu.Türk solu filmci olduğu için O’nu ciddiye almadı…Cahiers du Cinema dergisinin yazarları, editörleri O’nu cezaevinde ziyaret ettiklerinde içine kapalı bir entelektüelle karşılaşmayı beklerken karşılarında gangster kılıklı adamı buldu,” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Muhalif bir metin yazdığı için ilk kez cezaevine girdiğinde 22 yaşındaydı.Bir ekonomi öğrencisi olarak girdiği cezaevinde gangsterlerle haşır neşir oldu.Sonrasında cezaevi, evi ve yazıhanesi olmuş gibiydi.Orada bir ofisi vardı.Cezaevi dışında, O’nu öldürmek isteyenler bulunuyordu ve cezaevinde hayatının güvende olduğuna inanıyordu.”

“Yılmaz Güney, Can Ünal’dan doğan kızı olan kızı Elif’in ikinci eşi Fatoş tarafından kabul edilip benimsenmesine çabaladı.Fatoş zengin bir ailenin kızıydı ve Yılmaz Güney’den Yılmaz adında bir oğlu vardı.

“Fatih Akın; Sinema Benim Memleketim, Filmlerimin Öyküsü” adlı kitaptan  (Doğan Kitap Yayınevi ) ve (Alman Die Welt Gazetesi’nden Hanns-Georg Rodek’in -1957 doğumlu- Fatih Akın’la yaptığı söyleşiden) birer bölüm.

*** ***

“Yılmaz Güney, cesur bir filmciydi.Ölümü hepimiz için ancak daha da çok Kürtler için büyük bir kayıptır.Kürtlerin mücadelesi Yılmaz Güney’siz de devam edecek.”
Costa- Gavras.

*** ***

Yılmaz Güney midesinden rahatsız olduğundan cezaevi koşullarında yeterince tedavi görme imkanı bulamamıştı, tedavi edilemeyen bu mide hastalığı kansere dönüşmüş ve 9 Eylül 1984 Pazar günü Yılmaz Güney’in Paris’te vefatına yol açmıştı.

Yılmaz Güney,  vefat ettiğinde PKK’nın 15 Ağustos 1984 Çarşamba günü Siirt Eruh’ta gerçekleştirdiği ilk silahlı saldırısının üzerinden yaklaşık üç hafta geçmişti…

Saldırıdan bir hafta önce Türkiye İbrahim Tatlıses’in kızı Melek Zübeyde Tatlıses’in annesi ve Tatlıses’in 1979-1982 arasında evli olduğu Perihan Savaş’ı döverek hastahanelik etmesini konuşmaktaydı. Savaş Tatlıses’ten şikayetçi olmuş, ancak mahkemeye sevk edilen Tatlıses’in tutuklanarak cezaevine gönderilmesine gerek görülmemişti.

Yılmaz Güney, İngiliz Guardian gazetesi muhabirine Fransa’nın kendisi için bir açıkhava hapishanesi olduğunu açıklamıştı. Yılmaz Güney Fransa’da karşılaştığı Yavuzer Çetinkaya’ya da (1948-1992) “Ben buraya kalmaya gelmedim.Bir gün mutlaka döneceğim.Sen de dön. Bil ki, vatanında çekeceğin en kötü film, burada yapacağın başyapıttan daha iyidir,” demişti.

Yılmaz Güney, 14 Eylül 1984 Cuma günü Paris’in Pere Lachaise mezarlığında toprağa verildi. Bu dünyadan gelip geçen yaklaşık 110 milyar insanın “ölümsüzler”inin bir bölümünün toplandığı kabristan, insanlık tarihine adını altın harflerle yazdırmış çok sayıda dehayla tıka basa dolu bir yerdi.Yılmaz Güney öylesine değerli sanatçılar ve insanlarla komşuydu ki, bence hayatı boyunca  Yılmaz Güney’e verilen en büyük ödül ve en büyük onur budur.

Listeye bir göz atın: Marcel Proust, Maria Callas, Gerard de Nerval, Oscar Wilde, Honore de Balzac, Sarah Bernhardt, Jean de La Fontaine, Gilbert Becaud, Guillaume Apollinaire, Georges Bizet, Claude Jade, Sadık Hidayet, Frederic Francois Chopin, Gioacchino Rossini, Yves Montand, Jim Morrison, Moliere, Edith Piaf, George Melies, iki kez OSCAR adaylığı,  bir kez de OSCAR ödülü kazanan ve başrolünde olduğu  (Nisan 1979’da Türkiye’de “Onca Yoksulluk Varken” adıyla gösterilen) “La vie devant soi” adlı film 3 Nisan 1979’da yabancı film OSCAR’ını Fransa’ya kazandıran Simone Signoret…

16 Kasım 2000’de vefat eden Ahmet Kaya’da bu mezarlıkta toprağa verilmiştir.

*** ***

“Bizim zamanımızda (1950-60 arası) Kürt denmesi kesinlikle yasaktı; Doğulu derdik.Hatta ‘Doğulular bu tarafa’ diye emir verirdik.”
Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu (1907-1993)

*** ***

Başbakan Bülent Ecevit’in kurduğu hükümetin, 5 Ocak 1978 ile 12 Kasım 1979 arasındaki Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi, Hürriyet Gazetesi’nden Ülkü Arman’a 1979’da “Türkiye’de Kürtler vardır; ben de Kürdüm,” diyecekti…12 Eylül 1980 askeri cuntasının bu sözler için Şerafettin Elçi’ye kestiği cezaysa 27 ay hapisti.Şerafettin Elçi, aynı dönemde Kürt asıllı vatandaşları işe yerleştirdiği suçlamalarından (!) da   2 yıl 4 ay hapis cezası aldı.Böylece 12 Eylül 1980 darbesi sonrası aldığı cezaların toplamı 4 yıl 7 aya ulaştı.12 Eylül 1980 askeri darbesinin 55 ay ceza verip, otuz ay cezaevinde tuttuğu Şerafettin Elçi, 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra da Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi davası sanığı olarak sekiz aylığına cezaevine kapatılmıştı…Üstelik 12 Eylül 1980 döneminde 30 ay cezaevinde yatması yetmemiş gibi, 10 yıl boyunca avukatlık mesleğini yapması ve siyasi haklarını kullanması da engellenmişti.

*** ***

1965-1971 ve 1975-1978 arasında T.C. Dışişleri Bakanı olan İhsan Sabri Çağlayangil’e (1908-1993) göre 1960’larda ve 1970’lerde İran’da, Irak’ta Kürtleri  birbirlerine karşı kullanıyorlardı…İhsan Sabri Çağlayangil’le bir dostluk ilişkisi kuran, geliştiren ve 1941 ile 1979 arasında İran Şahı olan Muhammed Rıza Pehlevi, Çağlayangil’e “Irak’taki Kürtleri destekliyorum.Irak Şattül Arap konusundaki tutumunu sürdürdürdükçe, ben de Kürtlere desteğimi sürdüreceğim,” diyordu.

*** ***

“Filistinlilerin olduğu gibi 32 milyon Kürt’ün kaderi de, Türkiye, İran, Irak, Suriye arasında parçalanmış durumdaki bölgenin istikrarını tehdit ediyor ve bir çağlayan gibi komşulara taşıyor.

(…) PKK 1984’ten beri ortalığı kırıp geçirirken, terörle mücadele bugüne dek 250 milyar avro, 42 bin can kaybı, yakılan 4 bin köy, yerlerinden edilen milyonlarca kişi ve Türk halkını ‘terörize’ halde tutan güvenlik takıntısıyla sonuçlandı. Üstelik PKK yüz yıldan kısa sürede Türkiye’ye karşı ortaya çıkan 29. isyan hareketi sadece...”
Guillaume Perrier  /Le Monde Gazetesi / 14 Temmuz 2010

*** ***

Komünizm propagandası yapmak ve başka suçlamalarla yaklaşık oniki yılı çeşitli cezaevlerinde, üç yılı yurt dışında sürgünde, altı ayı yurt içi sürgünde, iki yılı askerde geçen, vatan hasreti içinde ölen ve kısa sayılabilecek yaşamına çok şey sığdıran Yılmaz Güney Türkiye’nin en büyük starı, en çok seyircisi olan starı, en çok para kazanan starı olmak istemiş ve bunu büyük ölçüde başarmıştı.

Hedeflerine ulaşan Yılmaz Güney’in en büyük başarısıysa dünya çapında filmlerine bir talep yaratmasıdır.

Yılmaz Güney, Kürt kimliğinin altını çizmiş ve Kürt kimliğinin uyandırılmasında, canlandırılmasında da sanıldığından daha önemli bir rol oynamıştır.

Yılmaz Güney, sürgünde ölmesiyle Namık Kemal, Nazım Hikmet ve Ahmet Kaya’yla da kader birliği yapmıştır.

Yılmaz Güney, düşüncelerini yayın yoluyla yaydığından Orhan Kemal, Çetin Altan,  Yaşar Kemal,  Aziz Nesin, Kemal Tahir ve Nazım Hikmet gibi hapis cezaları almıştı.

Aziz Nesin bir söyleşisinde beşbuçuk yılını zindanlarda geçirdiğini söylemiştir. Kemal Tahir’de neredeyse 13 yılını cezaevlerinde geçirmiştir.

1955’teki  6-7 Eylül yağmaları ve saldırıları bile aydın olmaktan, iktidardakilerle aynı düşüncelere sahip olmamaktan, başka hiçbir günahı ve suçu olmayan, bu insanların (elli kadar aydının) üzerine yıkılmak istenmiştir.

Aziz Nesin 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra kendilerine yöneltilen suçlamaları Ahmet Kahraman’ın “İşte Biz” adlı kitabında şöyle anlatır:

“İktidar gücünü göstermek için eylemler düzenletmişti.Fakat sokağa çıkanlar dozajı kaçırdılar.Çapulculuğa başladılar.Soygun ve yakıp yıkmayla İstanbul’un altını üstüne getirdiler.Sonra suçlu gerekince bizleri topladılar.Hiçbir şey yapmadığımız halde İstanbul’u yakıp yıkmakla suçlandık.Çapulculukla suçlandık.Sonradan Yassıada Mahkemeleri sırasında öğrendik.Bu bahaneyle Eminönü meydanında hepimizi salkım salkım asmayı düşünmüşler.”

İtaat değil itiraz
Yılmaz Güney, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Kemal Tahir gibi aydınlar muhalif fikirlere sahip olduklarından, resmi görüşlere 180 derece ters düştüklerinden, itaat değil itiraz ettiklerinden, düzenin aksayan yönlerini gösterdiklerinden, dalkavukluk yapmadıklarından ya da yoksul ve eğitimsiz halk kitlelerinin yaşam koşullarının iyileştirilmesini istedikleri için, bozguncu olarak tanımlanarak iktidarların çeşitli zulümlerine uğradı.

Bunlardan en ağır bedeli Sabahattin Ali canıyla ödedi.

Kısaca söylemek gerekirse onlar daha adaletli, daha güzel, daha yaşanılır bir dünya, Türkiye arzulamış, talep etmiş ve bunun bedelini fazlasıyla ödemişlerdir.

Yılmaz Güney’le ilgili kapsamlı bilgi arayanlar için kaynak kitaplar
Yılmaz Güney’le ilgili daha geniş bilgiye sahip olmak isteyenler, Agah Özgüç tarafından yazılan,  “Neden Yılmaz Güney!” , “Arkadaşım Yılmaz Güney”, “Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney” , “Türk Sinemasında İntiharlar ve Cinayetler Dosyası”, “Türk Film Yönetmenleri Sözlüğü”, “Bir Sinema Yazarının Günlüğünden Aykırı Notlar” ve ”Antalya Film Festivali’nin 40 Yılı” adlı kitaplar ile yine Agah Özgüç’ün Sinema 65 Dergisi’ndeki “Sokaktaki Adam ya da Yılmaz Güney” adlı yazısı yanı sıra Ahmet Kahraman’ın “Yılmaz Güney Efsanesi” ve Giovanni Scognamillo’nun “Yeşilçam’dan Önce, Yeşilçam’dan Sonra” adlı kitabına başvurmalı.

Yılmaz Güney’in koruyucu melekleri kimlerdi?
Yılmaz Güney’in çok sayıda koruyucu meleği vardı. Bunlardan biri hem Adalet Partisi’ne yakın, hem Emniyet  Müdürlüğü’nde hatırı olan işadamı  Ümit Utku’ysa, diğeri de Hürriyet Gazetesi sahibi Erol Simavi dahil dönemin kodamanları arasında tanımadığı olmayan terzi Mualla Özbek’ti (1914-1990).

Ümit Utku’yla ilgili de şu bilgiyi verebiliriz. Utku, Yılmaz Güney’in “Koçero” (1964), “Gönül Kuşu” (1965), “Ve Silahlara Veda” (1966), “Kerimo: Anası Yiğit Doğurmuş” (1966) ve “İnsafsız: Yiğitler Ölmezmiş” (1967) adlı filmlerinin yapımcısıdır.

Yılmaz Güney’in asıl koruyucu melekleriyse 1977 ve 1981 Berlin Film Festivalleri’nde O’na tüm kariyerinden (çalışmalarından) dolayı uluslararası ödüllerini sunan dünya film eleştirmenleri ve sinema yazarları oldu…

”Yol” da Cannes film festivalinde film eleştirmenleri ve sinema yazarları ödülüne layık bulundu…

”Yol” Fransa’daki film eleştirmenleri ve sinema yazarları ödülünü de İtalyan yönetmenler Taviani kardeşlerin başyapıtlarından “La notte di San Lorenzo-San Lorenzo Gecesi”yle paylaşmayı başaracaktı.

Atın canına kıyılan film: “Yol”
Amerikan Western filmlerinin ve Oscar ödüllü Sovyet Rusya filmi “Savaş ve Barış”ın çekimleri esnasında bu filmlerde kullanılan atların pek çoğunun hayatını kaybettiği biliniyor.

Türk sinemasında da hayvanlara istemeyerek ya da kasten zarar verilen pek çok film, ne yazık ki var. Bunlardan biri de Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi Costa- Gavras’ın “Missing-Kayıp” adlı filmiyle paylaşan “Yol”dur.”Yol” Los Angeles’ta dağıtılan ve en az OSCAR ödülleri kadar saygın Altın Küre ödülüne de yabancı film dalında adaylık elde etmiştir.

Başlangıçta “Bayram” adıyla Erden Kıral’ın çekmeye başladığı “Yol”da Yılmaz Güney yönetmeni işten atmış ve yerine Şerif Gören’i getirmiştir.Erden Kıral’ın çektiği bölümler filmde kullanılmamıştır.

“Yol” Altın Palmiye sahibi ve Altın Küre adayı tek Türkiye yapımı olarak bugüne kadar sinemamızda başka hiçbir filmin ulaşamadığı bir zirveye ulaşmıştır. Cannes’da film eleştirmenleri ve sinema yazarlarının ödülünü de kazanan ”Yol” Fransız OSCAR’ı Cesar’a da aday gösterilmiştir…

Şerif Gören yönetmen olarak en yüksek, en üstün ve en iyi performansını “Yol”un senaryosunu beyazperdeye aktarırken gösterdi. Ortaya gerçekten etkileyici bir film çıktı.

Türkiye’nin özellikle kadın yurttaşlarına cehennem hayatı yaşatan, dev bir açıkhava cezaevi ve toplama kampı olarak fotoğrafını çeken / resmeden “Yol”; Türkiye’nin aynı zamanda 28 Aralık 2011’de Uludere / Roboski de öldürülen sınır kaçakçıları gibi sınır kaçakçılığından başka hiçbir geçim / gelir kaynağı (çaresi; çıkış yolu) olmayan insanların ülkesi olduğunu dünyaya gösteriyordu.Yarı belgesel havası taşıyan filmin senaryosunda yer alan (gerçekten yaşanmış bir olaya dayanan) ancak filmin kendisine  çeşitli nedenlerle bir türlü aktarılamayan bir bölümde cezaevinden evine bayram izniyle giden mahkumlardan biri yoksulluğundan dolayı belediyelerin sokakta yaşayan hayvanları zehirlemek için orta yere bıraktığı zehirli kıymayı alarak ailesine bir ziyafet çekmek isteyecek ve çok kalabalık aile tam bir katliam kurbanı olacaktı.

Türkiye’nin bir bölümünün Kürdistan olarak gösterildiği ve Türkiye sinemalarında 17 yıl gecikmeyle 12 Şubat 1999’da gösterilmeye başlanan, Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı ve Şerif Gören’in yönettiği “Yol”un bir sahnesi için güzeller güzeli, zavallı,  gariban bir atın canına kıyılmıştı.

Hatta başlangıçta bunu (atı öldürmeyi) Tarık Akan’ın yapması istendi. Vicdanlı bir insan olan Tarık Akan son anda ata gerçek kurşunları sıkmaktan vazgeçti. Onun yerine setteki başka bir insan (!) masum, çaresiz, biçare atı acımasızca öldürdü.

Yılmaz Güney’in yazdığı senaryonun sözünü ettiğim sahnesi şöyledir: Seyit karakteri (Tarık Akan) donmak üzeredir; donmamak için önce atının kafasına kurşun sıkar, sonra da ölen atın henüz sıcacık durumdaki karnını yararak ellerini ve ayaklarını onun içine sokar.

Tarık Akan Can Yayınları tarafından 2002 yılında basılan ve gelirleri yazarı tarafından Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na bağışlanan “Anne Kafamda Bit Var” adlı anılarında bu olayı şöyle anlatır:

“Başçavuştan alacağımız silahla filmdeki atımı öldürecektim.(…) Çekim boyunca atla aramda inanılmaz bir bağ kurulmuştu…Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım çok farklı bir arkadaşlık yaşamıştık. Bana duyduğu sevgi ve bağlılığı atın gözlerinden okuyordum.Kar fırtınasında yanıma gelip kafasını paltomun içine sokuyor, gözlerini gözlerime dikiyordu…Çekim sırasında üstünden düştüğümde burnuyla beni itiyor, kokluyor, sanki canımın yandığını anlamış gibi üzülüyordu, bir de beni avutmaya çalışıyordu.Onu hiç yularından tutup çekmem gerekmemişti.İş (çekim) bittiği zaman arkama takılıp bir köpek gibi beni izliyordu.Filme başlamadan önce “Yol”un yönetmeni Şerif Gören’e “Meraklanma, bu sahnede atı öldürebilirim.O Kadar cesareti bulabilirim, yapabilirim,” dediğimi anımsıyorum.Atı vuracağım sahne çekilirken hayvancığa uyuşturucu iğne yapıldı.At yere yığıldı.Yakın planların hepsi çekildi: Donmuş bir el, ısıtılmaya çalışılan bir el, ateş edemeyen bir el ve atın yakın planları aradan çıktı.Sıra öldürme planının çekimine gelmişti.Kamera uzağa gitti, genel bir plan çekilecekti.Silah elimdeydi ve içinde tek bir kurşun vardı.Başçavuş bir kurşundan fazla vermiyordu.Şerif Gören,”Kamera!” diyecekti  ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir kurşun sıkacaktım.Karların ortasında ben ve yerde yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi almıştık.Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp bana yalvarır gibi baktı.Kafasını kaldırmak istedi.Sanki bana doğru gelmek istiyormuş  gibime gelmişti.Bu arada Yönetmen Şerif Gören “Kamera!” diye bağırdı…Bekledi.Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu atın kafasına sıkmalıydım.Ama yapamıyordum işte.”Ateş etsene! Ateş et!” diye bağırdı Şerif Gören.”Yapamayacağım Şerif, stop!” diye seslendim.Atın başından ayrıldım.”Ben bu atı öldüremem,” dedim ve sözlerimi sürdürdüm:”Yakın plan başkasının elini çek.Kusura bakma, ben yapamayacağım,” dedim. Yılmaz Güney’in yeğeni araya girdi: “Ben yaparım.Atı öldürürüm,” dedi.Paltomu kendisine verdim.Kamera hazırlandı.Yılmaz Güney’in yeğeninin el planı çekildi.Derken bir silah sesi…”At öldü, gel Tarık,” dediler. Koşarak gittim.Paltomu giydim, daha sonraki planlara geçmek üzere çalışmaya başladık.Kamera hazırlanıyorken at gene kafasını kaldırıp bana baktı.Ayağa kalkmaya yelteniyordu. Ölmemişti. Başçavuşa gittim: ”Mermi ver, at ölmemiş,” dedim. Başçavuş, kendini tiksinti verici bir şekilde naza çekiyordu. Yalvarta yalvarta bir kurşun daha verdi. ”Başçavuşum, ver birkaç tane daha, bak at can çekişiyor,” dememe karşın onu bir tek kurşundan fazlasına razı edememiştim. Yılmaz Güney’in yeğeni o tek kurşunu da atın kafasına sıktı.Sonra ben tekrar sahne aldım.Tam çekime geçilecekken, at gene gözünü açtı, bakışlarıyla beni arıyordu.Bayılacak gibi olmuştum, çıldıracaktım…Bir kez daha başçavuşun yanına gittim: “Mermi ver!” dedim. Başçavuş,”Mermi yok!” dedi.O anda yakasına yapıştım: “Senin de, merminin de,” dedim.Küfrettim.Yöre halkı başçavuştan yalvara yakara üç mermi daha almıştı.Yılmaz Güney’in yeğeni kurşunları boşalttı, at bu kez gerçekten öldü.Paltomu giydim, bir sonraki sahneye geçtik.

Senaryoya göre donmak üzereydim; atın karnını kesecektim, ellerimi, ayaklarımı atın karnına sokup donma tehlikesini  bir süre geciktirecektim. Ne yazık ki bu sahneyi kötü bir zamanda, hava kararmak üzereyken çekmiştik.Ertesi güne bırakamıyorduk; çünkü gece boyunca kurtların atın ölüsünü parçalayacağını biliyorduk. Sonuçta akşam üstü çekilen sahnede renkler çok koyu çıktığı için Yılmaz Güney “Yol”un kurgusunda bu bölümü çıkarmak zorunda kalacak, bu da onu hem üzecek, hem de sinirlendirecekti.”

 İyi Örnek: “Anayurt Oteli”
12 Mayıs 2005’te erken yaşta vefat eden Ömer Kavur’un yönettiği Yusuf Atılgan uyarlaması “Anayurt Oteli”nde baş karakter Zebercet’in (Macit Koper canlandırıyor) bir kediyi öldürdüğü bir sahne vardır. Bu sahnede tam bir hayvansever olan ve bir köpeği bulunan Ömer Kavur kafasına tavayla vurulan kedi için içi samanla dolu peluş bir maket kullandı.Bu da Türk sinemasındaki az sayıdaki hayvan dostu eylemden biridir. Kısaca söylemek gerekirse, ”Anayurt Oteli”nin çekimleri esnasında hayvanlara zarar verilmemiştir.

Yılmaz Güney’in doğumu
Yılmaz Güney, doğumundan 6 yıl sonra nüfus kağıdı çıkarıldığından nüfus kağıdında 1 Nisan 1937 Perşembe doğumlu göründüğünü oysa 1931 doğumlu olduğunu sinema yazarları Agah Özgüç ve Erman Şener’e (Ses Dergisi) açıklamıştır.

1931: Gerçek adıyla Yılmaz Pütün beyazperdedeki adıyla Yılmaz Güney Adana’ya 27 kilometre uzaktaki Yenice Köyü’nde Zaza asıllı Hamit Bey  ve Kürt asıllı Güllü Hanımın çocuğu olarak doğdu. Babası Hamit Pütün kan davasından dolayı Yılmaz Güney’in gözleri önünde kurşunlanmış ama ölmemişti.

Yaşar Kemal’in babasıysa Yaşar Kemal dötbuçuk-beş yaşındayken camide vurularak öldürülmüştü.

Yılmaz Güney belki çevresindeki bu tür olayların etkisiyle, silaha, kurşun sıkmaya, keskin nişancılığa, at binmeye çok düşkündü. Kısaca söylemek gerekirse, Yılmaz Güney yakın çevresindeki çok sayıda silahlı saldırı olayının etkisi altında kalarak  saldırgan insanlara karşı kendini savunabilecek ve onlara gerektiğinde hadlerini bildirebilecek becerilerini geliştirmeye hayatı boyunca büyük özen göstermiştir.

Annesi Güllü Hanımı yakından tanıyalım
Bu satırların yazarının notu: Ahmet Kahraman Güllü Hanım Hasenan aşiretindi diyor, ancak Yılmaz Güney’de bir açıklamasında Güllü Hanımın Muşlu bir Kürt olduğunu ve Cibran aşiretinden olduğunu söylüyor.

Hangi bilginin doğru olduğunu bilemiyoruz.Herhalde Yılmaz Güney’in açıklaması doğrudur.

Yılmaz Güney annesini anlatırken zengin bir ailenin kızı olduğunu, Güllü Hanım ve ailesinin Birinci Dünya Savaşı’nda (1914-18)  Rus ordularından kaçarak Adana’ya geldiklerini, ebeveynlerinin (Hamit ve Güllü) burada tanışıp evlendiklerini, hiçbir ekonomik varlıkları olmadığından da derin sefalet ve yoksulluk çektiklerini söylemiştir.

Yılmaz Güney kendisini anlatıyor:
Yedi yaşına kadar, daha doğrusu babam eve ikinci karısını getirene kadar mutlu bir çocukluk geçirdiğimi söyleyebilirim. Babamın ikinci evliliğinden sonra evimiz tam bir cehenneme döndü.Babam sık sık annemi dövüyor, bizleri evden kovuyordu. Leyla adında bir kızkardeşim vardır. Babamın kudurduğu günlerde, bahçemizdeki koca dutla iki eğri incirin altında gecelerdik.Annem, ben ve Leyla kaç kez Yenice köyünden yürüyerek Adana’ya gitmişizdir.Annem yol boyu ağlar, Kürtçe hüzünlü birtakım şarkılar söylerdi.Kızkardeşim de, ben de anadilimiz Kürtçeyi pek bilmiyorduk, ama yine de annemizin gözyaşları içinde dinlediğimiz şarkılarını anlardık.O sıralar bana, çektiğimiz acıların hiç sonu gelmeyecek gibi gelirdi ve annemin acılı hallerini daha fazla görmemek için ölmek isterdim.”

Agah Özgüç, Yılmaz Güney’i anlatıyor:
 “Yılmaz Güney’in çocukluğundan ilk hatırladığı evlerinin duvarında asılı bulunan tüfek/mavzer/silahtır.”

 “Yılmaz Güney, babası Hamit’i sevmezdi.Çünkü, Hamit Bey Güllü Hanımı terk edip bir başka kadınla evlenmişti. 1963’ün filmi “İkisi de Cesurdu”nun bir sahnesinde Yılmaz Güney’in canlandırdığı karakterin kaldığı otelin bir duvarına astığı çerçevedeki başörtülü yaşlı kadın fotoğrafı Güllü Hanım’a aittir.”

Çocukluğunu yaşayamamamış Yılmaz Güney kendisini anlatıyor:
 “Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği anlamındadır. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim. Annem dindardı ve okuma yazma bilmezdi. Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da hiç okula gitmemişti. Babam 1976'da ben Kayseri Cezaevi'ndeyken öldü. Mezarını göremedim...Dokuz yaşımdan bu yana hayatımı çalışarak kazandım. İlk işim dana gütmekti. Ortaokulda bazı çocuklara imrenirdim.Voleybol, futbol oynarlar, mandolin çalarlardı…Ben hiçbirini yapamazdım bunların…Çünkü o yıllarda çalışıyordum.Ben ırgatlara suculuk, çapa çekiminde atıcılık yaptım, pamuk topladım, kazma dövdüm.Sabahları simit satardım,okuldan sonra da gazoz.Çocukluğumda bisiklet için deli olurdum, çıldırırdım!.. Ama ne bisiklet alacak paramız vardı, ne de benim kiralayacak harçlığım…Şöyle bir yalan uydurmuştum: Her Allah’ın günü evde bir şey unutmuş numarası yapar, bir arkadaşımın bisikletini alır, okul teneffüsünde eve gider gelirdim…Liseyi Adana'da bitirdim. O yıllar Doruk adında bir sanat dergisi çıkardım. Sanata meraklıydım ve hikayeler yazıyordum. 1955'te bir hikayemden ötürü takibata uğradım. Hakkımda dava açıldı…

1957 yılında İstanbul'a, İktisat Fakültesi'nde öğrenim görme hayalleriyle geldim. Fakat devam edemedim. 1955'ten beri süren takibat ve mahkeme sonuçlanmıştı ve ben başlangıçta yedi buçuk yıl ağır hapis ve iki buçuk yıl sürgün cezasına çarptırıldım. Daha sonra temyiz mahkemesi kararı bozdu, yeniden görülen mahkeme sonucu cezam bir buçuk yıl ağır hapis ve altı ay sürgün cezasına çevrildi. Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım... Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitlikler... Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık... Öğretmenlerimden biri zor'dur...”

Yaşar Kemal Yılmaz Güney’i anlatıyor:
“Yılmaz Güney ilk kez benim bir senaryomla sinemaya girdi.1958’de ”Bu Vatanın Çocukları” adlı filmle. Yılmaz Güney’i ben sinemaya soktum. Filmcilere ben önerdim.Yılmaz’a da “oynar mısın? Böyle bir rol var,” dedim.Kabul etti.

Yaşar Kemal’in ismi, o yıllarda film sansür ve denetleme kurulunda sakıncalı ve yasaklı olduğundan filmin jeneriğine adı yazılamadı. Jenerikte Yaşar Kemal’in yerine Azmi Kütüval’ın adı geçer.Yaşar Kemal bu konuda Cumhuriyet Dergi’ye şu anekdotu anlatmıştır: “Kütüval bu senaryoyla ödüllendirildi.Sabahattin Eyüboğlu’yla gidip Kütüval’ın ödül törenini seyrettik.Benim yerime ödül aldı.”

Agah Özgüç, Yılmaz Güney’i anlatıyor
 “Yılmaz Güney adını ilk defa, Vedat Günyol’un “Yeni Ufuklar” dergisinde  hikayeci ve edebiyatçı olarak duyurdu.Böylece kendine bir çevre edinmeye başladı.1958’de Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Bu Vatanın Çocukları” adlı filmde oyunculuğa başladı, senaryo çalışmalarına katıldı ve yönetmen yardımcılığı yaptı.Bu filmde Atıf Yılmaz’ın diğer yönetmen yardımcısı Halit Refiğ’di.

Yılmaz Güney başlangıçta en çöp filmleri çekti.Bu çöp filmleri yaparak yeni bir dönem açtı.Bu filmlerde ilginç diyaloglar vardı.En kötü filmlerinden itibaren seyirci desteğine sahip oldu.Bir halk filmcisidir. Halkın içinden gelmiştir.Halkını en iyi tanıyan filmcidir.Bir noktadan sonra (“Hudutların Kanunu”, “Seyyit Han: Toprağın Gelini”,”Umut”) aydınları da destekçileri arasına kattı. ”Seyyit Han” müthiş bir gişe başarısı kazandı, “Umut” fazla seyirci toplayamadı… Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Semiramis Pekkan ve Filiz Akın’ın filmlerini kaçırmayanlara bu kadın oyuncularla film çevirerek kendisini tanıtması da akıllıcaydı. Türkan Şoray’la bir filminin olmaması ilginç bir nottur.Yılmaz Güney, kendi aklıyla kendi bilinciyle kendi kendini yaratmıştır.

Başlangıçta filmleri sadece Anadolu sinemalarında ve büyük kentlerin kenar mahalle/ varoş sinemalarında gösteriliyordu.Bunun nedeni de seyircilerinin sinema salonlarına zarar vermesiydi.Seyircileri tıraşsız adamlardı, koltuklara jilet atıyorlardı, hatta koltukları kırıyorlardı.

Yılmaz Güney bu konuda şunları söylüyordu:

“İstedikleri kadar benim oynadığım filmleri İstanbul sinemalarında oynatmasınlar. Varsın Beyoğlu sinemaları Yılmaz Güney’siz olsun.Şimdilik Anadolu sinemaları bana yetiyor Ağam, yetiyor.”

Sinema salonlarına Yılmaz Güney filmlerinin alınmaması kararının arkasındaki isimlerden Melek Film’in sahibi Şahan Haki bu konuda şunları söyleyecekti: “Bölgemizdeki sinema seyircileri traşsız, sakallı adamlarla beraber film izlemek istemiyor. Yılmaz Güney filmlerinin seyircileri sinema salonlarındaki koltukları kırıyor.”

Melek Film’in sahipleri Şahan ve Kaçuni Haki hakkında (Türkan Şoray anlatıyor;“Sinemam ve Ben” kitaptan bir bölüm) 
“Melek Film’in sahipleri Şahan ve Kaçuni Haki aynı zamanda Pangaltı’daki İnci Sineması’nın da sahibiydiler.(…) İnci Sineması’nda kendi şirketlerine yaptığım filmlerin galaları çok görkemli olurdu. Sinemada benim özel locam vardı.Filmleri Şahan Haki’nin eşi Melina ablam ve dünya tatlısı kızları Mayda ile Şeyda, hep birlikte bu locadan seyrederdik.

Pangaltı İnci Sineması hep Türk filmi oynatırdı. Çevirdiğim yeni filmin başladığı hafta, pazartesi günü ilk seans 11 matinesi seyircileri sinemanın önünde uzun kuyruklar oluştururdu. Bazı sabahlar arabayla özellikle Pangaltı İnci Sineması’nın önünden geçerdim. Kalabalığı, sıraya girmiş beni seven, yüreklendiren seyircilerimi görmek isterdim, çok mutlu olurdum. Maalesef şimdi sinema kapandı.Haki ailesi sinemayı satıp Amerika’ya göç etti.Çok üzülmüştüm.Uzun yıllar o taraflarda bir yerlere gitmem gerektiğinde bir zamanlar Haki ailesinin evlerinin bulunduğu Bomonti’den geçmemek için yolumu değiştirdim. Pangaltı İnci Sineması’nın olduğu yerden geçerken hala hüzünlenirim.”

“Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam” adlı kitabın Melek Film ve Kaçuni Haki’yle ilgili bölüm :
Melek Film’in sahiplerinden Kaçuni Haki’nin Ses Dergisi’nde 1973’te (41 yıl önce) “Yeşilçam’da Alarm!” başlığıyla yayınlanan yazıdaki  sözleri de şöyleydi: “Hem sinema sahibiyiz, hem de yapımcı…İnanın sözlerime, Pangaltı İnci Sineması 7 aydır kar edemiyor.Cebimize para girmediği gibi ayrıca üstüne para ödüyoruz.Sinemayı küçültmeyi düşünüyoruz.Yüzde elli düşüş var geçen yıla oranla.28 yıldır ilk defa başımıza geliyor.”

Agah Özgüç Yılmaz Güney’i anlatıyor:
Yapımcı ve yönetmen Osman Seden, “Kızılırmak Karakoyun”un Anadolu’da sinema seyircilerinden büyük ilgi görmesi üzerine Yılmaz Güney filmlerini oynamak istemeyen sinema salonlarının direnişinin kırılacağını ilk öngörenlerdendi.

1960’ların ilk yarısında Çetin Emeç’in yazıişleri Müdürü olduğu Ses Dergisi için Yılmaz Güney’le bir söyleşi yaptım.O gün  sohbet ettik, şarap içtik.Güney’in suskun ve mahçup bir kişiliği vardı.Kesinlikle sormadan cevap vermiyordu.Az konuşuyordu.O güne kadar hiçbir aktörde rastlamadığım yumuşak bir ses tonuna sahipti.Çoğu kez de “Agam” diye hitap ediyordu.Söyleşinin bir bölümü kullanıldı.O sırada Yılmaz Güney’e basında önem ve yer verilmiyordu.Onu kimse tanımıyordu ya da yeterince tanımıyordu.Sonra Yılmaz Güney’in 1965’teki bıçaklama olayı Ses dergisi dahil bütün basında geniş yer buldu.Böylece birden herkes tarafından tanındı.

Sonra Yılmaz Güney’le arkadaş olduk.Güney o günlerde nikahsız yaşadığı ve karım diye tanıttığı Can Ünal Hanımla aynı evi paylaşıyordu.Bu evde birçok gece ucuz şarap içip, domates ile beyaz peyniri meze yapıp, sabahladık.

Yılmaz Güney’i yapımcı Nevzat Pesen’le tanıştırdım.Pesen Film o dönemde çok etkili ve güçlü bir yapımcıydı.Nevzat Pesen, “Yılmaz Güney’in suratı film yıldızlığı için hiç uygun değil.Ondan olsa olsa kömürcü çırağı olur,” demişti.Nevzat Pesen kısa sürede tükürdüğünü yaladı ve Yılmaz Güney’le film çevirdi.Bir süre sonra Nevzat Pesen’in işleri bozuldu, iflas edince de canına kıydı.Allah rahmet eylesin.

“En başarılı, en düzeyli kitle filmlerimiz, popüler sinema filmi örneklerimiz, “Baba” (Yılmaz Güney, 1971), “Üç Arkadaş”(Memduh Ün, 1958), “Acı Hayat” (Metin Erksan,1962), ”Sürtük”(Ertem Eğilmez,1965), “Arabesk”(Ertem Eğilmez,1988)  ve “Eşkıya”dır (Yavuz Turgul, 1996).  ”Samanyolu”(Nevzat Pesen, 1959 ) ve “Hıçkırık”ta (Atıf Yılmaz, 1953) eli yüzü düzgün kitle filmlerimizdir.” (Agah Özgüç ile yaptığımız söyleşiden).

  • birinci bölümün sonu

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır