Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

Bülent Oran ve Ayşe Şasa...

 

Ayşe Şasa anlatıyor

Hakan Sonok Yazıları

Ayşe Şasa’yı (1941-16 Haziran 2014) ben çevresindeki herkesin derdine gücü yettiği kadar çare olmaya çalışan eşsiz bir insan olarak tanıdım…

Kendisine Allah rahmet eylesin, geride kalan yakınlarına Allah sabır versin, dilerim.

O’nu tanıma şansı bulanlar Ayşe Şasa’yı çok ama çok arayacak!

Ayşe Şasa Anlatıyor:
*“Annem başkalarına peri kızı; bana ejderhaydı.”

*“Anneannem babama bir keresinde isyan etmiş ve ‘Avni Bey sizi mahkemeye vereceğim bu çocuğu tamamen dadıların eline bırakarak ona zulmediyorsunuz’ demişti.”

*“Bugün geriye döndüğüm zaman, hayat hikayemi bir film sinopsisi gibi özetleyebiliyorum.18 yaşımda sinemaya adım attığımda Marksist dünya görüşünü sinema aracılığıyla yaymayı kendime görev tayin etmiştim.Sinemaya girdiğimde Yunan trajedilerini yerli filmlere uygulamaya çalışmıştım.Türk sinema seyircisi, Türk filminin varlığında beni kendimle yüzleştirdi.Bana tutulan bu aynada kendimi, gerçek kimliğimi kavrayışımı, Müslümanlığımı idrak edişimi, beni kendimle yüzleştiren Türk sinema seyircisine borçluyum…Hayat hikayemi bir tek çizgiye indirgeyecek olursam : Hep bir arayışın,hakikat arayışının özeti olduğunu söyleyebilirim.”

*“Ecnebi dadıların hegemonyası altındaydım, beş yaşıma kadar bana bakan Macar Yahudisi Frau Katie, diplomalı ve iddialı bir bakıcı.Aşırı bir disiplin merakı var, benimle yalnızca Almanca konuşuyor.Katie’den ana olunca, anadilim de neredeyse Almanca oluyor.Sonraları, bir hayli zaman Türkçe konuşurken zorlandım; anadilimi öğrenmek epey zamanımı aldı, çok çaba sarf ettim.”

*“O zamanlar biz, Gümüşssuyu’nda, Ayaspaşa’da Alman Konsoloshanesi’nin karşısında Saadet Apartmanı’nda oturuyoruz.Schwester Katie bizi çocuk arabasıyla Taksim Parkı’na geziye götürüyor ve orada diğer mürebbiyelerle buluşuyorlar.Tahmin ediyorum üzerime çullanan korkuların asıl sebebi bu mürebbiyelerdi.Savaş yıllarındayız, bu insanlar savaştan kaçmışlar, İkinci Dünya Savaşı’nın acılarını taşıyorlar, geceleri evdeki hizmetkarlarla beraber radyo dinliyorlar ve sürekli savaşın felaketlerini konuşuyorlar.Ölümden bahsediyorlar, bombalardan, yangınlardan söz ediyorlar, korku verici olaylar anlatılıyor ve bunlar küçücük yaşımda, benim şuur altımda,uzun süre hayatımı çok kötü etkileyecek çok derin bir tesir bırakıyor.Alman diktatör Adolf Hitler’in adı geçiyor, Nazilerin adı geçiyor, Gestapo’nun adı geçiyor.”

*“Zannederim dört yaşımdaydım, bir araya gelen çocuk bakıcıları, bir sürü insanın diri diri gömülüşüne dair bir hatıra anlatmışlardı.Çok küçüğüm, gömülmek ne, ölmek ne bilmiyorum.Bunlar o kadar dehşet verici bir şekilde anlatılıyor ki bende müthiş bir ölüm korkusu başlıyor.”

*“Annem babam yurt içinde ve dışında hep gezmedeydiler, gezme halindeydiler, gece gündüz geziyorlardı, başka bir muhitte, başka şeylerle meşgul kişilerdi.”(…)”Ben zavallı bir zengin kızıydım.”

*“Dadı Barbara, Allah’a küfretti.Ağza alınacak bir şey değil.(…)Bir gece beni aldı ve İnönü gezisine götürdü.Parkın ortasında bir çukur vardı.Beni gece orada bıraktı ve kaçtı.Bu daha sonra çok büyük bir korku, bir travma yaratacak bir olaydı.İlk defa gece sokakta yalnız kalıyorum, sebebini anlayamıyorum.Yaptığı şeye bir mana veremiyorum.Ağlaya titreye evin yolunu bulup eve geri dönüyorum, eve  geldiğim zaman annemin babamın önünde kapıda beni karşılıyor ve bağıra bağıra “Elini tuyordum, benden kaçtı,” diyerek beni pataklamaya başlıyor.”

*“Çocuklarına bale dersi, piyano dersi aldırıyorlar, yabancı dil öğretiyorlar.Ama hiçbir manevi, hiçbir dini telkin yok.Ben buna görgü, bu insanlara da görgülü demekte zorlanıyorum.İşte bütün bu Batılılaşma modasının trajik bir maraz olarak ortalığı kemirdiği bir döneme denk düşüyor benim çocukluğum.”

*“Dadım ciğerlerim açılsın, vücudum sağlıklı olsun diye kışın beni karda yatırıyordu.”

*“İki yaşıma kadar sinir sistemim herhalde direnmiş, sağlıklı bir çocukmuşum çünkü. Annemin kardeşi Güzin Teyzem anlatırdı, iki yaşımdayken bir gün Schwester Katie: “Yaramazlık yaparsan giderim, bir daha da gelmem,” diye beni tehdit etmiş. Ben Frau Katie’ye diyorum ki: “Güle güle Frau Katie, güle güle.” Yani “Cehenneme git!” der gibi, alay ediyormuşum ve muzip muzip gülüyormuşum.”

*“Schwester Katie bana Almanca Tanrı kavramını (Lieber Gott) aşıladı ve bu kavram bende iyiden iyiye yer etmişti. Gece gündüz Tanrı’yı düşünüyordum, annemi babamı bana göstermesi için ona yalvarıyordum; beni görmeleri, bana yakınlık göstermeleri için çok dua ettiğimi hatırlıyorum.”

*“Dadılarımla gittiğimiz Yıldız Parkı’nda çıkışı bulamadık.Bu parkta hayatımdaki ilk halüsinasyona tanık oluyorum.Parkta kaybolduğumuz korku dolu saatler esnasında karanlıkta yürürken, yolun kenarında ayakları ve elleri üzerinde sürünen bir adam görüyorum ve çok korkuyorum.Bu hatırlayabildiğim en erken halüsinasyon.”

*“Sadist Dadı Barbara kardeşim Bekir’e ve bana şiddet uygulamayı seviyor. Dudaklarımıza tentürdiyot sürüyor.Durmadan bize vuruyor, odunla dövüyor ve üstelik de kulak zarının üstüne vuruyor.”

*“Adeta Charles Dickens romanlarında yetimhanedeki çocuklara yapılan zulüm altındaydım, kendi evimde yetim gibiydim.”

*“Yedi sekiz yaşlarındayım, bir kağıda “Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın!” diye bir not yazıyorum…”

*“İngiliz aileleri kendine örnek alan babamın tutkuları tenis, yelken,avcılık, kayak ve balık tutmaktı.Tam bir spor delisiydi.”

*“Abdest almayı ve namaz kılmayı bana anneannem öğretti. Galiba yedi yaşındaydım.Büyük dayım Rauf Orbay da lise yıllarımın sonuna doğru bana bir Kur’an-ı Kerim hediye etmişti.Üstün İnanç’ın İslam ile ilgili telkinleri üzerimde etkili oldu.”

*“Rauf Orbay (1881-1964) Dayım son gördüğümde bana ‘Annemle babamı çok özledim’ demişti.”

*“Bu iç yalnızlığımı 40-45 yaşıma kadar yaşıyorum.”

*“Babam annemle övünürdü: “Biz modern insanlarız; ben annenizle yemek pişirsin, çocuk baksın diye değil, arkadaşlık etsin diye evlendim,” derdi.Annem kendisini ressam olarak tanımlar; babam da daima “Annen sanatkardır,” derdi. Annem ressam da olamamıştı, anne de olamamıştı.”

*“Bir ara annem bana şunları söyledi:  ‘Baban çok yakışıklı, varlıklı, sosyal hayatında da pırıltılar saçan çok aktif bir adam…Onu takip etmeseydim adım adım, onu benim elimden alırlardı.Bu büyük korku yüzünden sizinle hiç ilgilenemedim.’  ”

*“Ortaokul üçüncü sınıftaydım.Bir psikiyatra götürdüler.Psikiyatr beni sorguladıktan sonra, “Sen çocukluğunu atlamışsın, dikkat etmezsen gençliğini de yaşayamazsın.Zihni hayatın tehlikede,” dedi.Ben kendisine sık sık intihar etmeyi düşündüğümü söyledim.”

*“Ben Cevat Çapan’ın evinde Atilla Tokatlı, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ ve Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Walter Lassally ile tanıştım.(…) Selahattin Hilav ile Atilla Tokatlı beni Kemal Tahir’in evine götürdü.Çok kısa sürede Kemal Tahir ile eşi Semiha Tahir bana yüreklerini açarak manevi anne baba oldular.”

*“Hastalığıma sebep olan olaylardan bir tanesi de Kemal Tahir’in kansere yakalanmasıydı.Çünkü Kemal Tahir benim bir tür mürşidimdi.Kansere yakalanmasına çok ama çok üzüldüm.”

*“Osmanlı Medeniyeti’nin Batı Medeniyeti’nden çok farklı bir yanı olduğunu fark ediyor Kemal Tahir, ama bu farklılıkta İslam’ın rolünü yeterince vurgulamıyor.

*“Atilla Tokatlı’yla evliliğimizi parasızlık gölgeledi.Açlığın ne demek olduğunu öğrendim.O yaşta bir enkaza döndüm.Dengesiz bir insan olan Atilla sebepli sebepsiz öfkeleniyor; öfkesini kimden çıkaracağını bilmediği için bana çullanıyordu. Evliliğimiz bir buçuk yıl sürdü.”

*“Bizim burjuvazimiz Batılı burjuvazi gibi değil.Ne kültürden, ne fikirden nasibini almış bir garabet…”

*”Beşir Ayvazoğlu ,Batıya karşı olup da Batılı fikirlerle kurtulmaya çalışmamı, Batılı dadılardan gördüğüm zulmü ve Batılı hayat tarzına karşı takındığım menfi tavrı, yine Batı’dan gelen Sosyalist fikirlerle bertaraf etmeye kalkışmamı bir trajedi olarak yorumladı.”

*“Ailemin Tuzla’daki yazlığında, ‘Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar/Yeryüzünde sizin kadar yalnızım!” şarkısı dilime pelesenk olmuştu.”

*“Bir ahir zaman Osmanlı aristokratı olan Bülent Oran(1924-2004) beni dinledi dinledi:  ‘Seni insanlar boyuna posuna bakarak kuvvetli bir şey zannediyorlar, oysa Andersen’in her zaman yağmur altında, yalınayak kibritlerini satmaya çalışan kibritçi kızına benziyorsun,’ dedi.

*“1981 ya da  1982’de okuduğum Hazreti Muhiddin İbni Arabi’nin “Füsusu’l Hikem” adlı kitap hayatımı değiştirdi. Tasavvuf düşüncesinin temel eserlerinden biri olan bu eserin tam adı "fusûsu'l-hikem ve husûsu'l-kilem"dir. İslam literatüründe hakkında en fazla şerh yazılan eser olma özelliğine sahiptir… “Füsusu’l Hikem”i okudukça anladım ki, bize İslam’ı çok kötü gösterdiler, Kur’an’dan kopardılar; oysa alemde aradığım ne varsa hepsi burada diye düşünmeye başladım…İslam, gençliğimde bana seyrettirilen “Vurun Kahpeye” filminden ibaret değilmiş; benim bütün bilgim, orada gördüğüm softalara ve yobazlara dayanıyor çünkü…İslam’ın ne kadar muhteşem bir din olduğunu Hazreti Muhiddin İbni Arabi’nin “Füsusu’l Hikem” adlı muhteşem eserinden öğrenirken, kendi kendime “İslam müthiş bir şey, ama Müslümanlar nasıl kimseler acaba?” diye sormaya soruşturmaya başlıyorum. (…)Bir mevtaya dönüşen ben , Allah’ın inayetiyle, evvela “Füsusu’l Hikem” ve sonra Bülent Oran ile Doktor Doğan Soyumer sayesinde yeniden diriliyorum, mezardan kalkmak gibi bir şey…Her şey Alllah’ın kudreti ile…Art arda dizilen sebep silsilesi…”

*“Yıl: 1991.Bir gün aile dostumuz bir yaşlı hanımla telefonda konuşuyorum, o sırada Körfez Savaşı var.O hanım alafranga yetişmiş biri, bana telefonda körfez bombardımanını kastederek diyor ki: “Çok güzel pastalar yaptım, oturdum televizyonun başına, bombardıman çok başarılı oldu! Dehşete düşüyorum…Bu, benim içine doğduğum nasıl bir çevre? Orada insanlar ateş altındalar, bunlar pasta yiyerek bombardıman seyrediyorlar ve nezih oluşundan bahsediyorlar. Bunu düşüne düşüne, alt üst olmuş bir vaziyette, derhal bir örtü bulup başıma takıyorum ve aynada kendime bakmaya başlıyorum.”Ben…” diyorum, “bu bombayı kafasına yiyenlerle aynı saftayım. Ben sizden değilim!”

*“Gençliğimde bir film çekimi esnasında bir yalıda çalışmıştık.Bir eski zaman hanımefendisi, bir Osmanlı hanımefendisi, o yalının sahibesi, ‘Kızım, gel bak bir otur yanıma, sana bir şey söyleyeceğim!’ demişti.Sanki ilham gelmiş gibi.’Biliyor musun, hayat senin için bitti zannedersin, yeniden başlar,bitti zannedersin yeniden başlar.’Çok güzel değil mi? Benim hayatım defalarca bitti zannettim ve hep yeniden başladı. Bu böyle bir şey…Bitiş çizgisine geldim derken, yeni bir yol açılıyor, taze bir hayat…Herhalde gerçek sona vasıl olduğumuz zaman da, orada yeni bir hayata doğuyoruz.”

*“  ‘İslam bizi geri bıraktı, Batı karşısında yenilgilerimizin sebebi İslam’dır!’ hükmü, giderek bir inanç, bir yaşama biçimi halini aldı. Bunu da modernlik kisvesi altında hınç ve taassupla dolu telkinler halinde yaydılar; bu tür ideolojilere ve akımlara neredeyse meşruiyet kazandırıldı…Bu yanılgıların ortasında doğdum ve yetiştim.Gerçeğin ise tam tersi olduğunu pek çok bedel ödeyerek idrak ettim.”

*“Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti…Varoluşuna sahih bir neden bulamayan insan; bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir.Ben bu marazi hali,  bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecelerde yaşadım…Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin.”

*“Şimdi şu eski koltuklarda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum…Herkes geleceğe doğru hayal kurar; bense geçmişe doğru…Bir bahçeye yolculuk yapıyorum…Manolyalar, frenk üzümleri, yıldız çiçekleri, çimenler; tam bir cennet bahçesi…Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım; ama o nimetin o günlerde şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. Şimdiki halimle: aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum…Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum.Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim.” 

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır