Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

Feminizm çatısındaki köksüz kadınlar

Cemre Nur Meleke Yazıları

Deniz Akçay, 10 yıldan fazla süredir senaryo yazarlığı yapan, Yarım ElmaŞöhretKüçük Kadınlar gibi uzun soluklu dizilerin senaryolarında imzası olan genç bir yazar. Köksüz filmi ile ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturan Deniz Akçay, 32. İstanbul Film Festivali’nde bu yıl ilk kez verilen Seyfi Teoman En İyi İlk Film ödülünü de alarak bir başarıya imza attı.

Köksüz, babasız bir ailenin dramına odaklanıyor. Kocasını kaybettiğini bir türlü kabullenemeyen, temizlik hastası ve karakter olarak birine bağlı yaşamaya alışmış olan anne Nurcan, bütün ailenin yükü omuzlarına çöken ve ailesi için çalışıp didinen Feride, ergen bir erkek çocuk olarak kendi kaçışlarına sığınmaya çalışan İlker ve her şeyi sessizce izleyerek büyüyen Özge…

Deniz Akçay, bir dergiye verdiği röportajda, Köksüz filmi için kendi hayatından esinlendiğini söylüyor. Öyle ki, annesi filmi izlediğinde bile “bizim anne-kız  ilişkimizi yansıtmışsın” demiş. Sanıyorum, senaryo bu kadar gerçekçi olmasaydı belki de Köksüz bu kadar kusursuz bir film olmayacaktı.

Filmdeki karakterlerden Nurcan’a odaklanırsak, öncelikle Lale Başar’ın muhteşem bir performans sergilediğini söylemek gerekir. Lale Başar’ı izlerken kendi annenizden kesitler bulmamanız olanaksız. Senaryonun gerçekçiliği ve Lale Başar’ın oyunculuk performansı birleşerek ortaya günümüzden bir anne profili çizmiş. Nurcan, kocasının kaybını kabullenemeyen, pek evden çıkmayan ve sürekli temizlik yaparak kendini oyalayan bir anne. Nurcan’ın durumuna ise en çok şahit olan ve onu mutlu etmeye çalışan küçük kızı Özge. Filmde hafızama kazınan çok anlamlı bir sahne var. Özge’nin annesine hediye olarak çerçeve alıp içine annesinin fotoğrafını yerleştirmesi ve Nurcan’ın bu duruma olan klasik bir anne yaklaşımı. Çerçevedeki fotoğrafını beğenmeyip, “Boş yere para harcamışsın kızım” demesi, sanırım bütün Türk annelerine özgü bir davranıştır. Bunun ardından Özge’nin tekrar fotoğrafı değiştirip, annesine yeni bir hediye hazırlaması ise, küçük yaştaki bir kız çocuğunun hayattaki tek amacının annesini sevindirip, kendisiyle gurur duymasını sağlamaktır. Bu duyguyu Deniz Akçay, çektiği gerçekçi sahnelerle seyirciye aşılamayı başarmış.

Nurcan’ın diğer kızı Feride’ye olan şizofreni derecesinde bağlılığı ile öfke ve sevgisi arasında gitgeller yaşayan bir yapısı var. Filmin daha ilk sahnelerinden bunu anlıyoruz. Ofisteki beğendiği çocuğun sinemaya gitmeyi teklif etmesiyle sevinen Feride, annesini arayıp eve geç geleceğini ama 12’yi geçirmeyeceğini söyler. Evdeki boruların patlaması üzerine annesi hemen Özge’ye “ablanı ara, hiçbir yere gitmesin, eve tesisatçı getirsin” demesiyle Feride’nin yine hayalleri yıkılır ve o akşam eve bir tesisatçı ile döner. Bir iki gün sonra boruların yine bozulmasıyla ofisten bir arkadaşından yardım isteyen Feride, Gülağa ile eve gelir. Feride’ye aşık olan bu adam evin tesisatıyla ilgilenir. Burada akıllara gelen soru ve feminist bakış açısıyla yorumlayabileceğim durum, evin ve ailenin herhangi bir ihtiyacını veya başına gelen bir sıkıntıyı yine bir erkekle çözmeye çalışması durumudur. Feride’nin filmin sonlarına doğru da yine bu her şeyi halleden ve annesinin gözüne giren adamla evlenmek istemesi de yine feminist kuram ile değişik şekillerde yorumlanabilir. Bu duruma ve genel olarak filmin babasız bir ailenin çöküşüne odaklanan yapısı üzerine Deniz Akçay’a sorulan, “yani bir erkek olmadan aile yıkılır mi, kadınlar bununla baş edmez mi?” sorusunu akıllara getiriyor.  Bu sorulara “Hikâyede anne kız çatışmasını anlatmak için bir astar olarak, kendi bildiğim evren olan ‘babanın yokluğu’ evrenini kullandım.” şeklinde cevap veriyor Deniz Akçay. Deniz Akçay’ın samimiyetine inanarak bir anektod da ben söyleyeyim. Filmin sonlarına doğru başlarına erkek gelen aile, yani Feride’nin kocası olacak olan Gülağa ile yine huzur bulmuyor. Hatta daha da parçalanıyor. Bu durum da filme yönelik getirilen “yani başınızda bir erkek olsaydı bunlar olmaz mıydı?” eleştirisini de çürütmüş oluyor.

Filmin bir diğer akıllarda kalan sahnesi ise, Feride’nin, annesi ve Özge ile annesinin doğum günü için yemeğe çıkacağı akşam eve gelip annesini hazırlanmamış ve isteksiz olarak görmesi. Buradaki durumu psikolojik açıdan da değerlendirirsek, Nurcan’ın dışarı çıkmadaki isteksizliği ve kendisine “gel” diye yalvarılmasından hoşnut olma durumu olarak yorumlayabiliriz. Bu sahnede annesinin “tek başımıza mı dışarı çıkacağız?” demesi yine feminist bakış açısıyla yorumladığımızda, erkeksiz kalan kadının dışarı tek çıkamamasına dair negatif bir görüş oluşturuyor zihnimde. Yine bu durumu Nurcan’ın bağımlılık hastalığına da yorabiliriz. Gece, Nurcan’ın suçluluk psikolojisi ve kızına olan bağımlılığıyla “çay var, içelim” diye Feride’yi uykudan uyandırması yine Nurcan’ın bencilce kızına olan bağımlı karakterini yansıtıyor.

Annesinin Feride’ye olan şizofreni derecesinde bağlılığı filmin sonlarına doğru kendini daha da gösteriyor. Öyle ki, 32 yaşına gelen Feride’nin evlenmek istemesi üzerine bile “daha yaşın kaç, bizi bırakıp gitmeye ne hevesliymişsin” diye tepki veren Nurcan, kızının evlenmemesi için elinden geleni yapacaktır. Hatta intihar etmeyi bile…

Köksüz’ün bir diğer karakteri ergenlik çağındaki İlker. Filmin ilk sahnesinden itibaren annesiyle olan çekişmelerini izliyoruz. Babasından kalan arabayla gezmeye çıkan ve annesini adeta delirten İlker, annesiyle olan kavga sonucu evi terk edip arkadaşında kalmaya başlıyor. Ara ara eve uğrayan fakat her aile kavgasında yine evi terk eden İlker için bu durum, bir nevi özgürlük sembolü. Arkadaşının evinde kalmasıyla okulu asan ve kötü alışkanlıklara başlayan İlker, arkadaşının annesiyle de beraber olmaya başlıyor. İlker’in bu ilişkisini anne ve aileden uzaklığa belki de sevgi ve şevkat isteğine bağlayabiliriz. Ancak burada tartışılması gereken konu, İlker’in yaptığı hatalar babasız olmasından mı kaynaklanıyor yoksa ergenlik çağında bir çocuğun ailesiyle özellikle de annesiyle olan geçimsizliğinden mi kaynaklanıyor? İlker’in arkadaşının annesiyle ilişkiye girme konusunda bir eleştirim de o kadının durumuyla ilgili. Kocası sık sık şehir dışında olan kadın, sevgi ve ilgiyi genç bir çocukta arıyor. Yine feminist açıdan bakarsak, bu da erkeksiz kalan kadının sapkınlığı ile ilgili bir durum olarak tartışmaya açık bir konu.

Hatasını fark edip eve dönen İlker bu sefer de ablasının evleneceğini öğrenmesiyle yine evi terk eder. Bu duruma psikolojik açıdan bakarsak eğer, İlker’in ablasını kıskanması ve onun evden gitmesini kabullenemeyişi sonucunda yine evi terk edişini bir özgürlük yolu olarak gördüğünü söyleyebiliriz. İlker’in psikolojik durumunu anlatan bir diğer sahne ise, yolda babasına benzettiği birinin ardından koşması. Bu da yine filme ismine veren köksüz olma, babasız olma durumuyla ilgili. Kimsenin kendisini anlamadığını düşünen İlker’in bir sahnede anneannesiyle konuşması ve ona ağlaması ise, İlker’in şevkat arayışına bir omuz niteliği taşıyor.

Bütün bu gelgitler, aile dramı ve annesinin şizofreni dünyasında büyüyen Özge, bence bu aileden en çok yara alan karakter.  Özge’nin filmde çarpıcı iki sahnesi var. Biri annesine hediye aldığı sahne bir diğeri de okuldaki gösteride folklör oynadığı sahne. Feride’nin işleri nedeniyle gidemediği, annesinin de korkudan ve bencillikten dışarı çıkıp kızının gösterisine gitmemesiyle Özge hayal kırıklığına uğruyor.  Ama gösteri çıkışına abisinin gelmesiyle bir sevinç yaşıyor. Burada sevgi arayışının kardeşte bulunması örneği var.

Annesinin psikolojik durumlarına katlanıp, İlker’e ve Özge’ye bakmaya çalışan Feride karakteri ise filmde en önemli karakter. Ahu Türkpençe muhteşem bir performans sergilemiş. Film Feride’nin etrafında şekilleniyor olup, asıl karakter Feride’nin dramı, filmin sonlarında daha iyi yansıtılmış. Bir yandan evlenip kurtulmak isteyen, bir yandan da annesini ve kardeşlerini nasıl bırakacağını düşünen Feride, bir de annesinin fıtık hastası olmasına rağmen sürekli temizlik yapma sebebiyle hastaneye kaldırılmasıyla daha da darmadağan olmuştur. Annesinin hastaneye kaldırıldığı gün Ferideyi’de istemeye geleceklerdir. Nurcan ise 3 ay hiç kalkmadan sırtüstü yatmalıdır, fıtık dolayısıyla. İki arada bir derede kalan Feride, bu işin de üstesinden gelmeye çalışır. Bu durumu bile “sen doğduğundan beri talihsizsin kızım, gördün mü bak nişanın bile kaldı” şeklinde yorumlayan Nurcan’ın burada da psikolojik rahatsızlığını anlıyoruz. Kızına hem sevgi hem nefret duyma arasında gelgit yaşayan Nurcan, Feride’nin nişanını da yine mahvetmeye kararlıdır. “Sen de koca diye ölüyormuşsun kızım” diyerek yine Feride’yi kıran Nurcan, düğüne de damgasını vuracaktır.

Nurcan’ın dışarıda bisiklet çarpmasıyla yine hastanelik olma sonucu onu ziyarete giden Feride’nin nişanlısına “olan sana olacak oğlum, Feride çok çalışıyor evde bulamazsın, annen de üzülecek bu işe, sizinkiler çalışan kadına da alışık değildir” sözleri ise, Nurcan’ın Gülağa’nın Feride’den vazgeçmesini istediğini açıkça ortaya koyar. Bu duruma yine feminist bakış açısıyla bakarsak, Nurcan geleneksel bir kadın olmasına karşın Feride’nin çalışmasını başkasının gözünden “sizinkiler alışık değildir” diye yorumlayabiliyor. Çünkü Feride’nin çalışması lazım aileye para getirmek için. Bu durum yine Nurcan’ın bencil ve kendi içinde tutumsuz tavrını sergiliyor.

Filmin bir diğer can alıcı sahnesi ise Feride’nin kardeşi İlker’in uyuşturucu kullandığını öğrenmesi. Bu sahnede de Ahu Türkpençe’nin bir abla olarak muhteşem performansını izliyoruz. Filmin son sahnesi ise Feride’nin düğün sahnesi. Nurcan bu mutlu tabloya dayanamayıp ilaç alıp intihar edecektir. Burada hem kızını kendisini bıraktığı için cezalandırma duygusu var hem de Nurcan’ın yalnız kalacak olma psikolojisine dayanamama durumu. Psikolojik açıdan değerlendirirsek, Nurcan’ın bu davranışını acı çeken birinin intikam alma arzusu şeklinde yorumlayabiliriz. Film, ilaç içerek düğün alanına geri dönen Nurcan’ın, sahnede Feride’nin oynayışına bakıp hüzünlenmesi ile son bulur.

Köksüz, Türkiye’nin aile yapısı karşısında birey olmaya çalışan kadınlar üzerine yapılmış bir film olmakla beraber, bir anne-kız ilişkisini de tüm gerçekçiliği ile gözler önüne seren bir film. Bu açıdan filmi iki aşamada değerlendirmek gerekir. Anne-kız ilişkisini tüm olağan gerçekliğiyle yansıttığı için Deniz Akçay’ı , bu ilişkiyi bizim içimize işlemeyi başardığı için de Ahu Türkpençe ve Lale Başar’ı tebrik etmek gerekir.

Köksüz filmine bir diğer açıdan bakarsak, babasız olan bir ailenin yani tabir-i caizse köksüz olan bir ailenin ayakta kalma çabasını Türk aile geleneğine göre yorumlayan Deniz Akçay, feminist bakış açısına göre Köksüz ile tartışmaya açık kapılar bırakmış. Bunu hem annenin karakter ve konuşmalarından hem de çocuklarının bir türlü düzelmeyen hayat ilişkilerinden anlayabiliriz. Ama bunun sebebinin babasız olmaları veyahut başlarında bir erkek olmaması olarak yorumlamıyorum ben. Bu film bana göre bir anne-kız ilişkisini yansıtan ve bunu seyirciye çok güzel aktarmış olan bir filmdir. Ailenin dağılmış olmasının nedeni annenin psikolojik sorunları, İlker’in ergenlik çağında olması, Feride’nin olağanüstü fedakarlığının aileyi düzeltmeye yetmemesi şeklinde yorumlanabilir. Ancak neden, babanın kaybı veya başlarında bir erkek olmaması olsaydı, filmin sonunda Nurcan intihar etmez aksine başlarına bir erkek geldiği için sevinir ve kızını evliliğinde desteklerdi. Ama burada asıl sorun Nurcan’ın kızına olan şizofreni derecesinde bağlılığı ve kızına karşı duyduğu nefret ve sevgi duyguları arasındaki gelgitleridir.

Bir kadının ilk filmini yazıp yönetmesi ve üstüne bir de ödül alması nasıl gurur verici bir şeyse, o ölçüde Deniz Akçay’ı tebrik ediyorum.

Baba olgusunu filmlerden öğrenen herkese, Köksüz…

» Köksüz film sayfası

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır