Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

Rosewater: İran’da gazeteci olmak

Okan Toprak Yazıları

Konusunu yaşanmış bir olaydan alan Rosewater(Gülsuyu), İran asıllı Kanadalı gazeteci ve insan hakları savunucusu Maziar Bahari’nin 2009 İran devlet başkanlığı seçimleri esnasında gözaltına alınıp dört ay tutuklu kaldığı Evin Cezaevi’nde yaşadıklarını anlattığı “Then They Came for Me” adlı kitabından uyarlama bir film. O tarihte İran’da bulunan Bahari, secim sürecini Amerikalı haftalık haber dergisi Newsweek adına takip ediyordu. Seçimlerin şaibeli şekilde muhafazakârların adayı Mahmud Ahmedinejad lehine beklenmedik oranlarla sonuçlanması, reformcu kanadın adayı Mir Hüseyin Musavi yanlılarını sokağa dökmüştü. Giderek büyüyen protestolar, şiddet olayları ve ölümlerle sonuçlanmış, İran hayli çalkantılı günler geçirmişti. Olayların özellikle Batı medyasına sızmamasına gayret gösteren otoriter İran rejimi, medya üzerinde ciddi bir baskı tesis etmeye çalışmıştı. Maziar Bahari, bu dönemin mağdurlarından bir gazeteci olarak dünyanın gündemine oturmuştu. Tüm bu yaşananlar, Bahari’nin tanıklığında Amerikalı televizyon programcısı ve yapımcısı Jon Stewart’ın yönetmenliğinde filme aktarılıyor.

Film, Bahari’nin otobiyografik metnine dayandığı için olaylar ağırlıklı olarak onun perspektifinden anlatılıyor. Jon Stewart’ın yönetmenliği ve senaryosu da bu perspektifle uyumlu, onu bütünleyen ikinci bir perspektif olarak ilkiyle uzlaşıyor. Kişisel geçmişinde babasını ve ablasını sırasıyla Şah rejimi ve Humeyni rejimine kurban veren Bahari için İran, derin bir hayal kırıklığını ifade ediyor. Bu sebeple bir rejim muhalifi olarak ülkesini terk ediyor ve “Batılı bir İranlı” hüviyetine kavuşuyor. Bu durumu onu, İran’da bulunduğu süre içinde rejim için “olağan şüpheli” yapıyor haliyle, üstüne bir de İran’ın ezeli düşmanı ABD’nin küresel ölçekli bir haber dergisinin muhabiri oluşu “ajan”, “hain”, “Siyonist” suçlamalarıyla karşı karşıya kalmasını kolaylaştırıyor. Zaten filmde görüldüğü üzere Bahari, seçim sürecinde reformcu Musavi yanlılarına daha yakın duruyor. Kişisel geçmişi ve Batılı bir İranlı oluşu, anavatanında onu reformcularla buluşturuyor. Seçimin ertesinde reformcu muhaliflerin, İran güvenlik güçlerince gösterilerde öldürülmesini görüntüleyip bunu uluslararası kamuoyuna sunması, kendisini de ateş çemberinin içine atıyor.

Filmin en uzun bölümünü oluşturan hapishane ve sorgu süreci, tam bir psikolojik savaş üzerinden ilerliyor. Bahari, uzun süren işkenceli sorgulara babası ve ablasının hayaline tutunarak direnmeye çalışıyor. Bunu yaparken bir taraftan da kendisiyle ve politik duruşuyla yüzleşiyor. Haluk Bilginer’in canlandırdığı babası, Şah rejiminde bir komünist olduğu için işkenceye ve uzun tutukluğa maruz kalırken Bahari’ye sürekli direnmeyi öğütlüyor. Ablası ise İslam devrimi sonrası Humeyni rejimince suçlu ilan edilerek babasıyla aynı kaderi paylaşıyor. Bu süreçte Bahari, ablasının daha çok şefkati gösteren hayaliyle buluşuyor. Her ne kadar baskı altında bir itirafta bulunsa da en sonunda rejimle ve onun sorgucularıyla kendi oyununu oynuyor.

Sorgu ve hapishane evresinde Bahari ve sorgucusu Javadi’nin, İran’daki iki büyük politik kesimin temsilcileri olduğunu ve karşılaşmalarının iki kesim arasındaki mücadelenin mikro ölçekteki bir yüzleşmesi olduğunu söylemek mümkün. Reformcu kanada yakınlığı ve liberal Batı dünyasından gelmesiyle Bahari, İran’ın reformcu-liberal kanadını temsil ederken, buna karşılık sorgucu polis Javadi’nin muhafazakâr-otoriter rejimin her şeyi kendisine bir tehdit olarak gören savunmacı refleksif yanını ve bunun destekçilerini temsil ediyor. Bu sebeple Bahari ve Javadi arasındaki bu karşılaşma, İran’daki iki büyük politik toplumsal kesimin bir yüzleşmesine sahne oluyor. Savunmacı-devletçi refleks, Bahari’nin deyişiyle “rejimin ne kadar da mükemmel olduğuna ikna olmayanları” sürekli baskı altında tutarak onları, ajanlıkla ithama çabalıyor. Bu sebeple Bahari örneğinde olduğu gibi kamusal arenada kurgusal bir ajanlık itirafı, rejimi ikna etmeye yetiyor ve salıvermenin de anahtarı oluyor. Ancak bunun temelde bir aciziyet göstergesi olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Filmin senaristi ve yönetmeni Jon Stewart’ın, film estetiği adına riske girmeden standart bir yol izlediği, film tematiğinde Bahari’yle paralel bir tutum sergilediği görülüyor. Bahari’nin ajanlıkla suçlanmasında dolaylı olarak müdahil oluşu, zaten kendisini de asıl hikâyenin bir parçası yapıyor. Bu haliyle Stewart aslını bildiği bir hikâyenin içinde yol alıyor. Fakat bunu, hakkını vererek yapmaya gayret ediyor ve kolayca tuzağına düşebileceği oryantalizmden sakınarak yapıyor.

Oyuncu performanslarında tecrübeli isimler zorlanmadan kendilerinin ortaya koyuyor. Meksikalı Gael García Bernal, İranlı Maziar Bahari rolünde seyirciyi ikna ediyor. Haluk Bilginer’in baba Akbar ve anne rolünde Shohreh Aghdashloo’nun performansları gayet başarılı duruyor. Ancak en çok göz dolduran performansın sorgu polisi Javadi rolündeki Kim Bodnia’ya ait olduğunu belirtmek gerekiyor.

» Rosewater film sayfası

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır