Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

Kayıp Nehir: Amerikan Rüyası’na tersten bakmak

Okan Toprak Yazıları

“Amerikan Rüyası”nın inşa edildiği şehirlerden biri olarak bilinen ancak geçirdiği ekonomik ve kültürel dönüşümlerden sonra “kamusu içinden çekilmiş” bir hayalet şehre dönen Detroit, tüm dünya için kapitalizmin yarattığı döngüsel krizlerin yerle bir ettiği hayatların ve mekânların bir abidesi oldu adeta. Son yıllarda Amerika’da çekilen farklı ancak karamsar ve karanlık yanı ağır basan filmlerin kullandığı ortak bir mekân oldu, özellikle de terk edilmişliği ve yaşamın içinden çekilmişliğiyle. 2. Dünya Savaşı ertesinde sanayi üretiminin merkezlerinden olan, çalışmanın ve üretmenin yarattığı sosyal refahın gözlendiği, tam da Amerikan Rüyası’na has orta sınıf (küçük burjuva) hayatının inşa edildiği bir şehirdi Detroit.

Ancak çalışmanın ve üretmenin konfor yaratmadığı, sanayinin Üçüncü Dünya’ya taşındığı ve işsizliğin kol gezdiği günümüzde, Detroit’le vücut bulan Amerikanvari orta sınıf yaşantısı da tarih oldu. Sanayi sonrası kapitalizminin yöneldiği finans piyasaları ve spekülatif para hareketleri, kendisini yeniden üretmek için kullandığı inşaat ve emlak piyasalarıyla birlikte derin bir krize sürüklendi. Amerika merkezli başlayan Mortgate Krizi, esasında giderek şişen spekülatif nitelikli emlak ve finans balonunun patlamasıydı. Finans piyasalarının dünya ölçekli oluşu ve birbirlerine bağlılığı krizi, küresel bir hale getirdi ve tüm dünyada etkili oldu. Kriz sonrası manzara orta ve alt sınıflar için tam bir felaket oldu. Milyonlarca insan evsiz kalırken David Harvey’in deyişiyle arz fazlası ya da ipotekli “evsizlerden çok boş ev” ortaya çıktı tıpkı Detroit’te olduğu gibi.

Kanadalı oyuncu Ryan Gosling ilk yönetmenlik denemesi Lost River/Kayıp Nehir’de (http://www.antraktsinema.com/vizyon.php?id=2051)  sırtını bahsettiğimiz emlak krizi ve terk edilmiş Detroit banliyölerine dayayarak stilize bir gerçeküstü hikâye anlatıyor. Politik olmaktan imtina ederek iki çocuklu yalnız bir kadın üzerinden daha çok bir ailenin tutunmaya çalışması diyebileceğimiz bir öyküyü Detroit evreninin üzerine inşa ediyor. Gosling,  bu ilk filminde sinemada etkilendiği yönetmenlerin stiline öykünerek daha çok bir atmosfer filmi yapıyor. Kurduğu gerçeküstü film evreninde huzursuzluğun dışavurumu diyebileceğimiz bir estetik yaratırken özellikle ana karakter yalnız anne Billy’nin çalıştığı gece kulübü sahnelerinde yer yer slashere yaklaşıyor. Sahne eğlencesinin kanlı bıçaklı bir şiddet gösterisine dönüştüğü bu kulüpte insanlar hazzı, kan görerek yaşıyor. Bu durum aslında yaşanan ekonomik buhranın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisini anlatıyor. Film bu noktada bir yanıyla seyircisini istismar ederken bu türün-exploitation film- sınırlarına temas ediyor.

Evin kaybedilmek üzere olduğunu gören büyük oğul Bones ise artık harabeye dönmüş terk edilmiş evlerin arasında bakır toplayarak onları satmaya çalışıyor. Bones’i izlerken terk edilmiş evlerin olduğu koca bir şehir gün yüzüne çıkıyor. Kamusu içinden çekilmiş bu şehir, ortaya çıkan haliyle insandan arındırılmış bir yok-mekânı andırıyor. Bu yok-mekân, güçlü bir anlatıcı olarak atmosferin gücünü de arkasına alarak kadraja yansıyor. Bir zamanlar hikâyesi olduğunu hissettiğimiz terk edilmiş şehir, artık yıkıntılar içinde bir distopya evreni haline geliyor. Film, her ne kadar buna neyin sebep olduğunu söylemese de bahsettiğimiz emlak ve finans krizi kendini burada belli ediyor.

Yıkıntı şehrin efendisi olduğunu iddia eden dazlak Bully karakteri, Bones’in bakırları ondan çaldığını iddia ederken ortaya çıkan manzarada Sosyal Darwinizm’in filmdeki temsilcisi olarak göze çarpıyor. Krizlerle kesintiye uğrayan toplumsal hayat, yokluğun yarattığı daha vahşi rekabet ortamında insan yiyen canavarlarını da doğal bir olguymuş gibi var ediyor. Öyle ki Bully, kendisine tehdit olarak gördüklerinin dudaklarını makasla keserken insanları dilsizleştiriyor. Bu dilsiz insanlar, var olma-yok olma mücadelesinde bir kurban gibi kameraya yansıyor.

Film, bu karanlık hikâyeyi anlatırken bir kurtuluş ümidi olduğunu da söylüyor. Batık şehir Atlantis misali barajın suları altında kalan eski kent, geçmiş günlere yeniden dönebilme potansiyelini barındırıyor. Bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi, oraya geri dönmek ve bir parçayı gün yüzüne çıkarmak şartına bağlı. Film, bu noktada kurtuluşu geçmişe dönmekte bulsa da esasen bugünden duyduğu memnuniyetsizliği dile getiriyor.

Ryan Goslling, ilk yönetmenlik denemesinde doğru fakat eksikleri olan bir başlangıç yapıyor. Atmosferi başarıyla kursa da esas meseleyi işlemekte yetersiz kalıyor. Öykündüğü stile fazlasıyla yaslanırken tematiği oluşturan sosyal arka planı ihmal ediyor. Şu da var ki, görüntü estetiği ve synthesizer etkili müzikleri, filmin atmosfer gücünü oldukça artırıyor.

» Kayıp Nehir film sayfası

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır