|
Torino, 1889. Soğuk, gri bir kış sabahı. Friedrich Nietzsche, zihni felsefenin en karanlık köşelerinde dolaşmış bir adam, bir çığlık duyar. Dönüp bakar. Başka bir adam, yorgunluktan yere çökmüş bir atı acımasızca kırbaçlıyor. Hayvanın gözlerinde yaş değil, çaresizlik var. Her darbe, Nietzsche’nin ruhuna saplanan bir hançer. Filozof koşar. Kalabalığın şaşkın bakışları arasında, dövülen atın yanına diz çöker. Kollarını hayvanın boynuna dolarken, gözlerinden yaşlar süzülür. O an, insan aklının sınırlarını zorlayan bir kırılma yaşanır. Nietzsche, sadece bir ata değil, insanlığın merhametsizliğine sarılmıştır. Ağlar. Hıçkırıkları, sokakları deler. Sonra... susar ve çıldırmanın eşiğine gelir bir daha asla konuşmaz.
Bu gerçek olay, Béla Tarr’ın “Torino Atı” filmine ilham olur ama film, sadece o anı değil, o anın sonsuzluğunu anlatır. Bir filozofun çöküşüyle birlikte, bir evin, bir kızın, bir babanın ve bir atın tükenişini izleriz. Her gün biraz daha az ışık, biraz daha az umut. Rüzgâr hiç dinmez. Patatesler hep aynı tatsızlıkta. At, artık yürümeyi bile reddeder. Dünya, yavaş yavaş durur.
İnsanlığın vicdanına atılmış bir çengel Torino Atı
Bir adam, bir kadın, bir at. Hepsi aynı evde, aynı döngüde, aynı fırtınada ama hiçbiri hayatta değil artık. Yaşıyorlar, evet ama yaşamak, burada bir hak değil, bir zorunluluk; nefes almak ama var olamamak. Fırtına dinmiyor. Patatesler hep aynı. Eller hep aynı işi yapıyor. Zaman, bir çukur gibi ve biz, bu çukurun kenarından bakıyoruz.
Anlamın Eridiği Yer
Her kapı sesi, her adım bir iz. Hiçbir şey tam değil. Hiçbir şey tamamlanmıyor. Derrida’nın “iz” dediği şey, burada bir çığlığa dönüşüyor. Derrida’ya göre “iz” bir şeyin kendisi değil, onun yokluğunun bıraktığı şeydir. Bir kelime, bir anlam, bir varlık; hiçbiri tam olarak orada değildir, hep bir başka şeyin izini taşır. Bu iz hem geçmişin hem geleceğin hayaletidir. Torino Atı tam da bu hayaletlerle dolu bir film. At, bir varlık olarak değil bir yokluk olarak belirir. Kamera izleri takip eder: kapı kolunun pası, pencerenin gıcırtısı, suyun tükenişi. Her şey bir başka şeyin izidir ve iz burada hem atın hem insanın hem de anlamın kendisidir. İzleyici, bu filmi izlerken aslında iz sürer ancak bu iz, hiçbir zaman tam olarak orada değildir.
Film konuşmuyor çünkü konuşacak bir şey kalmamış. Dil, burada bir boşluk. Anlam, sürekli erteleniyor, bu ertelenişin içinde kayboluyoruz.
Bir kapı açılıyor. Sonra kapanıyor. Sonra yine açılıyor ama kimse gelmiyor. Tarr, anlatıcıyı öldürüyor. Hikâye yok. Yorum yok. Sadece görüntü var ve görüntü, bize bakıyor. Bir masa. Bir sandalye. Bir kadın. Bir at. Hepsi birer gösterge. Ama neyi gösteriyorlar? Belki de sadece kendilerini. Belki de sadece yokluklarını. İzleyici artık bir suç ortağı. Çünkü ortaklığa izleyerek biz de katılıyoruz. Bu tükenişe biz de ortak oluyoruz. Kadın konuşmuyor ancak her hareketi bir cümle. Her patates soyuluşunda bir ağıt var. Her pencere açılışında bir isyan. Kadın, her gün aynı işi yapıyor ama her gün biraz daha az yapıyor. Her gün biraz daha az var oluyor ve sonunda, sadece elleri kalıyor.
Eller, artık sadece rüzgârı tutuyor
Filmdeki adam, kadın ve at artık birer özne değil; sadece var olan, ama hiçbir eylem kapasitesi kalmamış bedenlerdir. Fırtına dinmez. Patatesler hep aynıdır. Zaman, bir yük. Yaşam da. Her kapı sesi, bir iz. Her adım, ertelenmiş anlam. Bir at dövülür, bir filozof ağlar. Bir kadın susar, bir ev çöker. Fırtına dinmez, zaman tükenir ve dünya, artık sadece bir ağıttır. Bir sabah, rüzgâr artık esmiyorsa, at yürümüyorsa, kadın konuşmuyorsa belki de dünya çoktan bitmiştir ve biz hâlâ uyuyoruzdur.
Torino Atı, ilk gösterimini yaptığı 2011 Berlin Film Festivali’nde, Jüri Büyük Ödülü olan Gümüş Ayı’yı kazandı. Aynı festivalde Uluslararası Eleştirmenler Birliği FIPRESCI Ödülü’ne de layık görüldü. Avrupa Film Ödülleri’nde Béla Tarr En İyi Yönetmen dalında aday gösterildi. Görüntü yönetmeni Fred Kelemen’in ışıkla kurduğu ilişki, Manaki Brothers Film Festivali’nde Altın Kamera 300 ile ödüllendirildi ve müzikleriyle Mihály Víg; onun da adı Avrupa Film Ödülleri’nde anıldı.
Bu ödüller, Torino Atı’nın yalnızca bir film değil, bir kapanış, bir ağıt, felsefi bir jest olduğunu kanıtladı. Tarr’ın vedası, sinemanın en derin uzun metraj filmlerinden biri olarak kaldı.
|