Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

Aşkın İzinde: Claire Denis Sinemasında Duygulanım ve Zaman: İki Yüzüyle Kesen Bir Bıçak

Başak Tuncel Yazıları

Claire Denis’nin “Both Sides of the Blade” filmi, suyun içinde başlayan bir sahneyle izleyiciyi içine çeker: Juliette Binoche ve Vincent Lindon’un bedenleri birbirine sarılmış, ama aralarındaki suyun akışı gibi, duygular da sabit değil. Bu sahne, filmin tüm duygusal ve yapısal çatışmasını özetler: yakınlık ile mesafe, arzuyla suçluluk, geçmişle şimdi arasında gidip gelen bir titreşim. Juliette Binoche, karakterinin içsel çatışmalarını gözleriyle oynuyor. Her bakışında, geçmişin yüküyle şimdi arasındaki gerilimi hissediyoruz. Vincent Lindon ise Denis’nin tipik erkek karakterlerinden biri: uyumlu, kırılgan, ama bir anda patlamaya hazır. Bu ikili, Denis’nin sinemasında sıkça gördüğümüz “duygusal şiddet”in bedenleşmiş hali.

Su, Cam ve Yüzeyler
Denis’nin kamerası, karakterlerin yüzlerine değil, aralarındaki boşluklara odaklanıyor. Camın arkasından çekilen sahneler, suyun içindeki bulanıklık ve parlaklık, aynalardaki yansımalar… Hepsi, karakterlerin birbirine dokunamayan ama birbirinden kopamayan halini yansıtıyor. Görüntü yönetmeni Eric Gautier’nin ışık kullanımı, duyguların görünmezliğini aynı şeffaflıkta görünür kılıyor.
Tematik Derinlik: Heidegger’in “Unutulmuş Varlık”ı
Film, Heidegger’in “varlık unutulmuştur” (Dasein) düşüncesine selam çakar gibi. Karakterler, kendi varlıklarını ancak başkasıyla temas ettiklerinde hissediyorlar ve bu temas, bir bıçak gibi: hem kesiyor hem de açıyor. Aşk, burada bir iyileşme değil; bir karmaşa, bir yeniden yaralanma biçimi.

Aşkın Anatomisi: Karmaşık, Katlanan, Biriken
Aşk, burada bir huzur değil; bir karmaşa. Bu karmaşa, Denis’nin ellerinde estetik bir hazza dönüşüyor. Her sahne, bir duygunun cenaze töreni gibi: acı, ağır ve kaçınılmaz. Claire Denis, aşkın hem şefkatli hem keskin yüzünü gösteriyor ve biz, izleyici olarak, bu bıçağın iki ucunda yürümeye razı oluyoruz. Claire Denis’nin sineması, duyguların dile gelmediği, bedenin ve mekânın konuştuğu bir evrende gezinir. 2022 yapımı Both Sides of the Blade (Avec amour et acharnement), bu evrenin en kırılgan, en keskin halkalarından biri. Film, bir aşk üçgeninden çok, öznenin kendi içindeki yarılmayı, geçmişle şimdi arasında sıkışmış bir duygulanımı sahneye taşır. Denis, aşkı anlatmaz; aşkın neye dönüşemediğini, neyi imkânsızlaştırdığını gösterir.

Camın Ardındaki Duygular
Film, suyun içinde başlayan bir sahneyle açılır: Sara (Juliette Binoche) ve Jean (Vincent Lindon), birbirlerine sarılmıştır, ilişkileri kaotik olsa da su kadar şeffaftır. Bu sahne, Denis’nin sinemasında sıkça rastladığımız “bedensel hafıza”nın bir tezahürüdür. Kamera, karakterlerin yüzlerinden çok aralarındaki boşluklara odaklanır. Cam, su, yansıma geçirgen yüzeyler, öznenin kendilik deneyimini bölünmüş ve çoğalmış biçimde temsil eder. Bu görsel dil, Barthes’ın “gösterilemeyenin anlamı”na dair tezleriyle örtüşür. Özellikle bir göstergeyi neyi gösterdiğiyle değil, nasıl gösterdiğiyle hatta ne göstermediğiyle de analiz eder, çünkü kültürel kodlarla yüklü yan anlamlar çoğu zaman gösterilmez ancak izleyici tarafından sezilir. İhanetin şeffaflığı paradoksal bir çağrışım oluştursa da genellikle gizli, örtülü, maskelenmiş bir eylem olarak düşünülür ve fakat ihanet bazen öyle açık, öyle olağan hale gelir ki artık kimse onu ihanet olarak adlandırmaz. Bu şeffaflığın en tehlikeli biçimidir: görünür fakat sorgulanmaz. Bir ilişkideki duygusal mesafe, bir toplumdaki adaletsizlik, bir dostluktaki çıkar ilişkisi… Hepsi şeffaflaşmış ihanet biçimleridir. Şeffaf ihanet, herkesin gördüğü kimsenin müdahale etmediği bir durumdur. Varlık gibi ihanet de unutulabilir. Şeffaflaştıkça, varlığını yitirir; artık bir olay değil, bir atmosfer olur. Herkesin içinde yaşadığı ancak kimsenin adını koyamadığı bir hal.

Aşkın Politikası ve İhanet
Juliette Binoche’un performansı, bir kadının içsel çatışmalarını bedeninde taşıyan bir “duygusal arkeoloji” sunar. Sara’nın geçmişteki sevgilisi François’nın (Grégoire Colin) yeniden hayatına girmesiyle, film klasik bir aşk üçgenine değil, öznenin kendi içindeki etik ve duygusal bölünmeye dönüşür. Bu noktada, Lauren Berlant’ın “acımasız iyimserlik” (cruel optimism) kavramı devreye girer: Öznenin, onu tüketen bir şeye tutunarak varlığını sürdürme çabası, artık zarar veren bir ilişkiye, “bir gün düzelir” umuduyla tutunmak. Binoche’un performansı, Claire Denis sinemasında bedensel anlatının merkezine yerleşen bir ifade biçimi olarak değerlendirilebilir. Binoche’un oyunculuğu, yalnızca karakterin duygusal durumlarını aktarmakla kalmaz; aynı zamanda bedenin, geçmiş deneyimlerin ve bastırılmış arzuların taşıyıcısı olarak işlev gördüğü bir anlatı düzlemi kurar. Bu bağlamda, Sara karakteri üzerinden sunulan anlatı, içsel çatışmaların dışavurumuna dayalı bir “duygusal arkeoloji” pratiği olarak okunabilir. Karakterin jestleri, duraksamaları ve krizleri, bilinçdışı düzeyde işleyen bir çözülme sürecini görünür kılar.

Filmin anlatı yapısı, François’nın yeniden sahneye çıkmasıyla birlikte klasik bir aşk üçgeni formuna yönelmek yerine, öznenin kendi içindeki etik ve duygusal bölünmeye odaklanır. Bu bölünme, arzunun yöneldiği nesne ile mevcut ilişkisel bağlar arasında oluşan gerilim üzerinden şekillenir. Sara’nın François’ya duyduğu çekim, geçmişteki bir duygusal bütünlüğün yeniden kurulabileceği yanılsamasına dayanır. Bu noktada, öznenin kendisini tüketen bir ilişkiye tutunma eğilimi, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir duygusal tatmin idealine bağlanır. Bu durum, öznenin kendi arzularına karşı geliştirdiği çelişkili tutumun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Sara’nın mevcut ilişkisini sürdürme çabası ile geçmişe duyduğu özlem arasında kurulan gerilim, duygusal süreklilik ile etik sorumluluk arasındaki çatışmayı görünür kılar. Öznenin bu çatışmayı çözme biçimi, aynı zamanda toplumsal normlarla bireysel arzular arasındaki sınırların sorgulanmasına olanak tanır. Jean’ın duygularını ifade edememesi, onu yalnızca bir karşıt figür değil, aynı zamanda Sara’nın içsel bölünmesinin bedensel bir yansıması haline getirir. Bu, Denis’nin anlatı stratejisinde dilin ötesinde bir ifade biçimi olarak konumlanır. Jean’ın varlığı, duygusal yükün söze dökülemeyen boyutunu temsil eder; bu da karakterler arası ilişkilerin çözülme sürecinde belirleyici bir rol oynar.

Sonuç olarak, filmdeki karakter dinamikleri, bireysel arzuların, etik sorumlulukların ve bedensel anlatıların kesişiminde şekillenen çok katmanlı bir çözümleme sunar. Binoche’un performansı, bu çözümlemenin duygusal ve bedensel düzlemdeki karşılığını üretirken, Denis’nin sineması, öznenin içsel çatışmalarını görünür kılma konusunda özgün bir anlatı dili geliştirmektedir.

Zamanın Kırıldığı Yer
Denis, lineer bir zaman akışını reddeder. Film, geçmişin şimdiye sızdığı, şimdiyle iç içe geçtiği bir temporalite önerir. Gilles Deleuze’ün “zaman-imge” kavramıyla ilişkilendirilebilecek bu yapı, olayların değil, duyguların tekrarına dayanır. Özellikle suyun içinde başlayan sahne, bunun hem başlangıcı hem de sonudur. Both Sides of the Blade, aşkı bir huzur alanı olarak değil, bir çatışma mekânı olarak kurar. Claire Denis, aşkın karmaşasını ve keskinliğini suyla, camla, şeffaflıkla anlatır. Öznenin kendine dönmesi, ancak başkasıyla temas ettiğinde mümkündür ve bu temas, bir bıçak gibi: hem keser hem açar.

Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yönetmenlik maharetini bir kez daha kanıtlayan Denis, bu filmle 2022 yılında Gümüş Ayı En İyi Yönetmen ödülünü kazandı. Bu ödül, Denis’nin duygusal yoğunluğu minimalist bir sinema diliyle anlatma becerisinin uluslararası alanda nasıl takdir gördüğünün güçlü bir göstergesiydi. Film aynı zamanda Altın Ayı için de yarıştı; bu da onun yalnızca yönetmenlik değil, bütünsel bir sinema eseri olarak da ne kadar güçlü bulunduğunu gösteriyor. Festival çevrelerinde, Denis’nin karakterler arası çatışmaları ve zamanın iç içe geçmiş katmanlarını işleyişi, çağdaş sinemanın en rafine örneklerinden biri olarak değerlendirildi. Bunun ötesinde, film çeşitli eleştirmen birlikleri ve bağımsız sinema platformları tarafından da yılın en dikkat çekici yapımlarından biri olarak anıldı. Özellikle Juliette Binoche’un performansı ve filmin görsel dili, birçok listede övgüyle yer aldı. Her ne kadar büyük gişe ödüllerinden uzak dursa da Both Sides of the Blade, sinema sanatının duygusal ve düşünsel derinliğini önemseyen çevrelerde kalıcı bir etki yarattı.

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır