Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

Fennell'in Şekerli Zehri: Promising Young Woman'dan Uğultulu Tepeler'e

Başak Tuncel Yazıları

Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) romanı, sinemacıların "ulaşılamaz zirvesi" gibidir. Bugüne kadar onlarca deneme yapıldı (Ralph Fiennes, Tom Hardy, Laurence Olivier...), ancak hiçbiri kitabın o vahşi, tekinsiz ve karanlık ruhunu tam olarak perdeye yansıtamadı.

Bunun nedenleri aslında teknik yetersizlikten ziyade, eserin doğasından kaynaklanıyor. Çoğu film uyarlaması, sadece Heathcliff ve Catherine arasındaki tutkulu ve yıkıcı aşkın ilk yarısını anlatır; ancak kitap, bu karakterlerin çocuklarının (Genç Catherine, Hareton ve Linton) hikayesini kapsayan koca bir ikinci yarıya daha sahiptir. İkinci yarıyı çekmek filmi çok uzatır; çekmemek ise Heathcliff’in intikam döngüsünün ve sonunda huzura kavuşmasının anlamını yok eder. Sinema sektörü bu eseri genellikle trajik bir aşk hikayesi olarak pazarlamayı sever oysa kitap bir aşk romanından ziyade gotik tarihi edebiyat ve intikam hikayesidir. Heathcliff ve Catherine birbirine "aşık" romantik kahramanlar değil, birbirinin ruhunu kemiren, bencil, zalim ve neredeyse doğaüstü bir bağla bağlı karakterlerdir. Filmler bu "toksik" ve vahşi derinliği genellikle yumuşatıp klişe bir romantizme indirger.

Brontë, hikâyeyi bir "soğan" gibi kurgulamıştır. Biz olayları Lockwood’un anlatımından dinleriz o da Nelly Dean’in anlatımından dinler. Yorkshire fundalıkları (the moors) kitapta sadece bir dekor değil, karakterlerin iç dünyasının bir yansımasıdır. Bu kasvetli, rüzgârlı ve tekinsiz atmosferi bir set veya mekanla vermek zordur. Çoğu filmde fundalıklar sadece "güzel bir tepe manzarası" olarak kalır, oysa kitapta insanın vahşi yanını temsil eder. Sonuç olarak, Uğultulu Tepeler’i okumak bir "deneyim" iken, izlemek genellikle sadece bir "olay örgüsü takibi" olarak kalıyor.

Emily Brontë’nin ölümsüz eseri, her zaman vahşi doğanın ve dizginlenemez tutkuların bir sembolü olmuştur; ancak 2026 model Uğultulu Tepeler, bu vahşeti damarlarımızda hissettirmek yerine, bizi sonu gelmez ve zorlama dekoratif bir şiirselliğin içine hapsetmeyi tercih ediyor. Filmin en büyük sorunu tam da burada başlıyor: Estetik, duygunun önüne geçiyor.

Filmdeki sekanslar o kadar aşırı bir "şiirsellik" dozuyla servis edilmiş ki, bir noktadan sonra hikâyenin akışını koparan video klipler izliyormuşuz hissi uyandırıyor. Her kare bir tablo gibi kusursuz görünmeye çalışırken, o sahnelerin asıl görevi olan "duyguyu aktarma" işlevinin önüne geçmiş dolayısıyla filmin içine dalıp onlarla beraber yaşayamıyorsunuz. Yönetmenin tercih ettiği bu aşırı stilize dil, hikâyenin o meşhur tekinsiz ve kirli atmosferini sterilize etmiş. Kamera Heathcliff ve Catherine’in içsel yıkımlarına odaklanmak yerine; uçuşan kumaşlara, yavaş çekim yağmur damlalarına ve gün batımı renk paletine o kadar âşık olmuş ki, filmin kalbi bu görsel gürültüde kaybolmuş, halbuki çok güzel olabilirken.

Brontë’nin karakterleri aslında canavardır; bencil, yıkıcı ve obsesiftirler ancak bu filmde karakterler, derinliği olan trajik karakterler olmaktan çıkıp, sadece bu garip şiirsel estetiğin içinde süzülen birer manken haline gelmişler. Karakter motivasyonları o kadar yüzeysel bırakılmış ki, Heathcliff’in intikamı ya da Catherine’in pişmanlığı, çok güzel çekilmiş ama içi boş birer sahneden öteye gidemiyor. Oysa biz onların aşkının altında ezilmeliydik; bu filmde ise sadece ekranın parlaklığına bakıp geçiyoruz.

Sonuç olarak; 2026 uyarlaması, bir romanı beyaz perdeye taşımaktan ziyade, bir "moodboard" sergisine dönüşmüş. Gerçek acı, yerini güzel duran bir hüzne bırakmış.

Brontë’nin Heathcliff’i aslında yerle göğü birbirine katan, doğuştan gelen bir öfkeyle yoğrulmuş, kirli ve tekinsiz biridir. 2026 uyarlamasındaki Heathcliff, sanki o uğultulu tepelerden değil de bir parfüm reklamının setinden fırlamış gibi. Filmin ortalarına doğru Heathcliff’in tepelerde tek başına yürüdüğü o uzun sekansı düşün. Görüntü yönetimi muazzam; sisler arasından süzülen ışık huzmeleri, uçuşan paltosu ve ağır çekim adımları... Ama sorun tam olarak burada: Heathcliff acı çekmiyor, acı çekiyormuş gibi poz veriyor. O sahnede duyulması gereken şey karakterin içindeki fırtınanın gürültüsüyken, biz sadece kusursuzca taranmış saçlarını ve altın oranla kadraja yerleştirilmiş silüetini izliyoruz. Dekoratif şiirsellik o kadar baskın ki, karakterin o anki yıkımı izleyiciye ulaşmadan görselin pürüzsüzlüğünde kırılıp gidiyor.

O meşhur pencere sahnesi veya bataklıktaki karşılaşmalarında, ikili arasındaki o "parçalayıcı" bağın hissedilmesi gerekirdi. Brontë’nin dünyasında bu aşk bir hastalık gibidir; ancak filmde bu sahneler çok zorlamaydı. Hareketler o kadar çalışılmış ve estetik ki, karakterlerin birbirini yok etme arzusu yerine, güzel bir dans izliyoruz. Heathcliff’in yüzündeki ifade, derin bir nefretten doğan aşkı değil, sadece "kameraya en iyi açıdan bakma" çabasını yansıtıyor. Karakterin iç dünyasına dair tek bir çatlak bile göremiyoruz; her şey pürüzsüz, dolayısıyla her şey sahte ve bence her şey çok yumuşak.

Heathcliff geri döndüğünde, çevresindekileri mahveden o karanlık zekâsı ve acımasızlığı, filmde "cool bir karizma" olarak sunuluyor. İntikam planlarını yaparken bile fonda çalan fazla zarif müzik, durumun ciddiyetini baltalıyor. Karakterin derinliğini oluşturan o sınıfsal hırs ve terk edilmişlik duygusu, şık kıyafetlerin ve loş ışıklandırmalı odaların arkasında can çekişiyor.  Heathcliff ne kadar bir "parfüm reklamı" estetiğine hapsedildiyse, 2026'nın Catherine Earnshaw'u da o derece bir "tablo objesi" haline getirilmiş. Brontë’nin yarattığı o vahşi, bencil ve sınır tanımaz kadın gitmiş; yerine sadece rüzgârda saçı savrulan, melankolik bakışlı kendi içinde dengesiz biri gelmiş.

Catherine ve Heathcliff’in çocukluktan gelen o hayvani bağını temsil eden "Moors" (fundalıklar), bu filmde karakterlerin ruhunu yansıtan birer ayna olmaktan çıkmış. O fundalıklar normalde çamurlu, sert ve rüzgarlıdır. 2026 uyarlamasında ise her şey o kadar "filtrelenmiş" ki, Catherine o çamurların içinde koşarken bile elbisesi jilet gibi. Karakterin içindeki fırtına, yönetmenin kadraj takıntısı yüzünden sadece "güzel bir manzara" fonuna dönüşüyor.

Catherine’in "Ben Heathcliff'im" (I am Heathcliff) dediği o ikonik anı düşün. Bu cümle, bir kimlik kaybının ve yıkıcı bir aidiyetin çığlığıdır; ancak filmde bu replik, loş bir ışık altında, neredeyse fısıltıyla ve aşırı dramatik bir müzik eşliğinde garip bir jestle söyleniyor. Şiirsellik burada duygunun altını çizmek yerine onu boğuyor. O anın bir "çığlık" olması gerekirken, yönetmen onu bir fotoğraf karesine çevirmiş. Bu da aşkın o parçalayıcı etkisini alıp götürüyor; geriye sadece kulağa ve göze hoş gelen ama kalbe dokunmayan kuru bir görsel işitsel şov kalıyor.

2026 Uğultulu Tepeler, sinemanın hikâye anlatma gücünü, görselliğin tiranlığına kurban vermiş bir yapım. Karakterler: Derinliksiz, sadece tipolojik olarak varlar. Duygu: Şiirsel sekansların ağırlığı altında ezilmiş ve dağılmış. Atmosfer: Sahte bir kusursuzluk içinde boğulmuş. Eğer bir sanat galerisinde 2 saat boyunca güzel fotoğraflara bakmak istiyorsanız bu film harika ancak ruhunuzu parçalayacak, sizi o tepelerin vahşetine hapsedecek bir aşk hikayesi arıyorsanız, bu estetik cilanın altında aradığınızı bulmanız imkânsız. Kitabı okumanız gerekir.

Sinemada şiirsellik, bir filmin hikayesini düz bir mantıkla (olay örgüsü, sebep-sonuç ilişkisi) anlatmak yerine; imgeler, ritim, atmosfer ve semboller aracılığıyla izleyicinin duygularına ve bilinçaltına hitap etme sanatıdır. Yani sinema diliyle "konuşmak" yerine "hissettirmeyi" seçmektir. Görsel Metaforlar (İmgelem) Şiirde kelimelerin yaptığı işi, sinemada görüntülerle yapar. Bir karakterin üzgün olduğunu söylemek yerine, camdan süzülen tek bir yağmur damlasını veya boş bir odaya düşen sert bir ışığı göstermek şiirsel bir tercihtir. Tarkovski filmlerinde suyun akışı veya aynalar, sadece dekor değil; zamanın ve ruhun akışını temsil eden şiirsel imgelerdir.

Şiirsel sinema acelesi olan bir sinema değildir. Sahne geçişleri, bir rüya mantığıyla birbirine bağlanabilir. Zaman bükülür, anılar ve gerçeklik iç içe geçer. Eğer bir filmde zaman sadece "sonra ne oldu?" sorusuna cevap veriyorsa o düz anlatımdır. Eğer zaman, karakterin ruh halini yansıtacak şekilde yavaşlıyor veya duruyorsa (durağan planlar), orada şiirsel bir dokunuş vardır. Diyalogların azaldığı, çevresel seslerin (rüzgâr, ayak sesi, uzak bir fısıltı) veya müziğin hikâyeyi devraldığı anlar şiirselliği besler. Peki, Şiirsellik Ne Zaman "Kusur" Haline Gelir?

Dekoratif Şiirsellik: Görüntünün sadece "güzel" olması için yapılması. Eğer bir kare sadece fotoğraf çekmek için uygunsa ama karakterin acısını veya aşkını derinleştirmiyorsa, o şiirsellik değil "vitrin düzenlemesidir." Şiirsellik bir araç olmaktan çıkıp amaç haline geldiğinde, karakterler o estetiğin içinde boğulur. İnsan kanlı canlı bir varlık olmaktan çıkar, yönetmenin elindeki bir "estetik nesneye" dönüşür. Gerçek şiirsellik duyguyu yoğunlaştırır (parçalar), ama orantısız kullanılan şiirsellik dikkati dağıtır. İzleyici karakterin acısına odaklanacakken, "Işık ne kadar güzel süzülmüş," diyorsa o film duygusal olarak iflas etmiştir.

Eğer gerçek şiirsel sinemayı görmek isterseniz (2026'daki o "boş" estetikten farklı olarak): Andrey Tarkovski şiirsel sinemanın babasıdır. Terrence Malick görüntüleri bir dua gibi kullanır. Wong Kar-wai renkleri ve ritmi aşkın en saf haliyle harmanlar.

Sizce sinemada "gerçek şiirsellik" ile "sadece güzel görünen boş kareler" arasındaki o ince çizgi tam olarak nedir?

2026 uyarlamasının arkasındaki isim, son yıllarda görsel stiliyle çok konuşulan ama bir o kadar da tartışılan Emerald Fennell. Aslında bu projenin duyurusu yapıldığında sinema dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı; çünkü Fennell, Promising Young Woman ve Saltburn gibi filmleriyle "aşırı stilize" ve "görsel dışavurumcu" tarzını çoktan kanıtlamıştı. Fennell, hikâyeyi anlatmaktan ziyade hikâyeyi "sergilemeyi" seviyor. Filmlerinde her kare, yüksek moda dergilerinden fırlamış birer editoryal çekim gibi duruyor. Karakterlerin içsel acıları veya psikolojik derinlikleri yerine, onların o anki ışık altındaki duruşu, giydikleri kostümün dokusu veya mekânın görkemli renkli atmosferi ön plana çıkıyor.

Brontë’nin romanındaki o kirli, karanlık ve rahatsız edici tutkuyu, Fennell kendi tarzıyla "steril ve şık" bir görsel şölene dönüştürdü. Bu da aşkın o "parçalayıcı" etkisini, sadece göze hitap eden bir illüzyona indirgedi. Margot Robbie (Catherine) ve Jacob Elordi (Heathcliff) gibi isimlerin başrolde olması da bu "ikonik ama içi boş" estetik algısını pekiştiren unsurlardan biriydi. Emerald Fennell'ın bu iki filmini karşılaştırdığımızda, bir yönetmenin kendi görsel dilini bir hikâyede nasıl silah olarak kullanıp, diğerinde nasıl o silahla kendi topuğuna sıktığını çok net görebiliyoruz.

Promising Young Woman (PYW) ile 2026 Uğultulu Tepeler (UT) arasındaki o keskin uçurumun anatomisi

PYW: Estetik bir "maske" görevi görüyordu. Şeker pembesi renkler, lolipoplar ve pastel tonlar; dünyanın ne kadar yozlaşmış hatta tehlikeli olduğunu ve karanlığı tamamen gizleyen bir aldatmacaydı. İzleyici o tatlı görselliğin içindeki zehri merakla yudumluyordu. UT: Estetik sadece bir "vitrin" düzenlemesi. Brontë'nin dünyası zaten karanlık ve çiğ iken; onu görkemli renklerle veya şiirsel sekanslarla "güzelleştirmeye" çalışmak, hikâyenin doğasına ihanet etmek demek. Burada görsellik bir anlam katmıyor, sadece gerçek acıyı gerçek duyguyu örtüyor. PYW (Cassie): Cassie’nin her kıyafeti, her bakışı aslında bir stratejiydi. Karakterin travması o kadar derindi ki, yönetmenin stili o derinliği tersinden besliyor ve olana meydan okuyordu. UT (Heathcliff & Catherine): Karakterler derinleşmek yerine "ikonlaşmaya" çalışıyor. Heathcliff’in rüzgârda savrulan saçları veya Catherine’in boşluğa bakışları, içsel bir fırtınayı anlatmak yerine "bakın ne kadar epik görünüyorum" diyor. Karakterler eyleme geçmek yerine ışıl ışıl parlıyor ve poz veriyor.

Sizce bir yönetmen, her filmi kendi "imzasıyla" mı çekmeli, yoksa hikâye değiştikçe tarzını tamamen bir kenara mı bırakmalı? Fennell burada kendi tarzının kurbanı mı oldu dersiniz?

…Çünkü bazı hikayeler “güzel görünmek için değil, bizi rahatsız etmek ve ruhumuzu parçalamak için yazılmıştır. Kitabın bence çok dokunaklı olan son cümleleriyle yazımı noktalıyorum.

“Üç mezar taşını aradım, yamacın kırlara bakan yüzünde buldum. Ortadaki taş, kül rengi bir hâl almış, yarı yarıya fundalarla örtülmüştü. Edgar Linton'ınki, dibinden yukarı doğru yükselen çimenlerle, yosunlarla, çevreye uymaya başlamıştı. Heathcliff’inki ise, henüz çırılçıplaktı. Sakin gökyüzü altında, mezarların çevresinde şöyle bir dolandım. Fundalarla çan çiçekleri arasında uçuşan pervaneleri seyrettim. Çimenler arasında soluk alan hafif rüzgârı dinledim.

“İnsan nasıl olur da bu sakin yerde uyuyanların, uykularında rahat edemediklerini düşünür?” diye kendi kendime söylendim.”

» Uğultulu Tepeler film sayfası

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır