Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

Martin McDonagh Sinemasında Absürt Retoriği: Kara Mizahın Sert Yüzü

Başak Tuncel Yazıları

McDonagh için kara mizah, trajediyi hafifleten bir araç değil; aksine acının absürtlüğünü ve insanın çaresizliğini daha görünür kılan parlak bir spot ışığıdır.

Martin McDonagh sinemasını In BrugesThree Billboards Outside Ebbing, Missouri ve The Banshees of Inisherin üzerinden incelediğimde, karşıma tutarlı bir felsefi zemin ve estetik bir dil çıktı. Bu üç yapıtın kesişim kümesinde "varoluşsal boşluk", "ahlaki belirsizlik" ve "mekân-karakter özdeşliği" yer alır.

Mekânın Teolojik ve Psikolojik Uzamı
McDonagh için mekân, sadece bir arka plan değil; karakterlerin ruhsal durumlarının fiziksel bir yansımasıdır. Brugge, orta çağ mimarisiyle karakterler için bir "Araf" (Purgatory) işlevi görür. Ken ve Ray, işledikleri günahların bedelini bu masalsı ama klostrofobik şehirde bekleyerek öderler.
Three Billboards: Ebbing kasabası ve o ıssız yol, adaletin ulaşılamazlığını ve toplumsal çürümeyi simgeler. Banshees of Inisherin: Ada, dış dünyadan kopukluğu ve içsel yalnızlığın uçsuz bucaksızlığını temsil eder. Mekân, karakterleri birbirine (ve kendi yıkımlarına) hapseden bir hapishanedir.
Üç filmde de şiddet, ani ve bazen gülünç derecede estetize edilmiştir. McDonagh, izleyiciyi en trajik anda gülümseterek savunmasız bırakır.

In Bruges'daki intihar girişimi ile bir kaza kurşununun absürtlüğü, Three Billboards'daki karakol yangını ve Banshees'deki parmak kesme eylemi; şiddetin rasyonel bir açıklamadan ziyade, iletişimsizliğin bir sonucu olduğunu gösterir, diyaloglar, karakterlerin entelektüel derinliklerinden ziyade içsel tıkanmışlıklarını dışa vurur. Akademik bir perspektifle bakıldığında, McDonagh karakterleri Camusvari birer "Absürt Kahraman"dır.

Pádraic’in (Banshees) arkadaşlığın anlamsızca sona ermesiyle yüzleşmesi, Mildred’ın (Three Billboards) cevapsız kalan adalet arayışı ve Ray’in (In Bruges) suçluluk duygusu; temelde "Tanrı'nın veya evrenin kayıtsızlığı" karşısında insanın anlam bulma çabasıdır. Karakterler genellikle bir şeylerin eksikliğiyle (bir evlat, bir arkadaşlık, bir vicdan huzuru) tanımlanırlar. Bu "yokluk" teması, filmlerin dramatik çatışmasını besleyen ana damardır.

McDonagh’ın dünyasında tam bir "kurtuluş" yoktur; sadece kefaret yolunda çekilen acı vardır.
In Bruges'da Ken’in fedakarlığı, Three Billboards'da Dixon’ın fiziksel ve ruhsal yanışı, Banshees'de ise Colm’un sanatı uğruna kendi bedeninden vazgeçişi... Hepsi, bir tür arınma çabasıdır ancak bu arınma hiçbir zaman geleneksel bir "mutlu son" ile bitmez.

Kara Mizahın Filozofu
McDonagh’ı farklı kılan, tiyatro kökenli olmasının verdiği dramatik yapı gücünü, sinemanın görsel imkanlarıyla bir estetiğe büründürmesidir. O, acıyı, absürt olanla normalleştirir. Filmlerindeki ortak payda; insanın en karanlık dürtülerinin bile içinde bir yerlerde garip bir masumiyet ve trajik bir şey taşımasıdır.

The Banshees of Inisherin (2022)
Martin McDonagh, bu filmde İrlanda İç Savaşı’nın mikro-kozmosunu bir ada dekoruna yerleştirirken, aslında bireyin "hiçlik" karşısındaki dehşetini resmeder. Film, Colm karakterinin aniden başlattığı sessizlikle, Heideggerci anlamda bir "Dasein" (orada var olma) sorgulamasını tetikler. Colm, yaşamının sonuna yaklaştığını fark ettiğinde, sıradanlığın (Pádraic tarafından temsil edilen "iyilik" ve "neşe") yarattığı zaman kaybına karşı isyan eder. Colm için zaman artık doğrusal değil, sona doğru daralan bir çemberdir. Onun "anlamlı bir eser bırakma" arzusu, ölümlülüğün yarattığı ontolojik kaygının bir sonucudur. Pádraic’in temsil ettiği "sıradan günlük yaşam" (Everydayness), Colm için artık bir sığınak değil, bir hapishanedir. Lacan’ın "Simgesel Düzen" kuramı açısından bakıldığında, Colm’un konuşmayı reddetmesi, dilin anlam kurma yetisini kaybettiği bir noktayı işaret eder. Pádraic ne kadar konuşursa, aralarındaki mesafe o kadar açılır. Dil, artık bir köprü değil, bir duvardır. Colm’un kendi parmaklarını kesmesi (self-mutilation), dilin yetmediği yerde bedenin bir "gösterge" olarak devreye girmesidir. Bu radikal eylem, iletişimin imkansızlığına dair bir performanstır.

Geniş açılı manzara çekimleri, karakterlerin bu devasa doğa içindeki küçüklüğünü ve yalnızlığını vurgular. İç mekanlardaki loş ışık ve dikey kompozisyonlar, karakterlerin ruhsal çıkmazlarını mekansal bir daralmaya dönüştürür. Ada, dünyadan kopuk bir "limbo" (ara bölge) gibidir.

Kıyıda devam eden İrlanda İç Savaşı'nın sesleri, adadaki bireysel çatışmanın arka planını oluşturur. McDonagh, "nedensiz gibi görünen" bu kopuşu, kardeşin kardeşe kırdırıldığı savaşın absürtlüğüyle paralel kurgular. Pádraic ve Colm arasındaki ilişki, tarihsel travmaların bireysel düzlemdeki yansımasıdır. Savaşın anlamsızlığı, bir parmağın kesilmesi kadar somut ve bir o kadar da mantık dışıdır.

In Bruges: Etik Çöküş ve Kader Arasında Bir Araf İncelemesi
Martin McDonagh’ın 2008 yapımı In Bruges filmi, kara mizahın yalnızca bir üslup değil, aynı zamanda varoluşçu bir sorgulama aracı olarak kullanıldığı en yetkin filmlerden biridir. Film, türün sınırlarını zorlayarak trajediyi absürtle, günahı ise coğrafi bir hapishane olan Brugge şehriyle harmanlar.
Filmin kara mizah ekseni, bir tetikçinin (Ray), hedefindeki bir rahibi öldürürken kazara bir çocuğu da vurması gibi "kutsal" kabul edilen iki masumiyet simgesinin imhası üzerine kuruludur. Akademik açıdan bu, filmin ahlaki merkezinin parçalanmasıdır. Çocuk ölümü, normal şartlarda dramatik bir ağırlık oluştururken, McDonagh bu trajediyi "sırtından vurulmanın absürtlüğü" ve karakterlerin bu duruma verdiği tepkilerle (örneğin; çocuğun okul ödeviyle ilgili diyaloglar) üst bir seviyeye taşır.

Brugge, filmde sadece bir dekor değil; karakterlerin vicdan azabıyla yüzleştiği bir Araf (Purgatory) temsilidir.
Ken: Şehrin Orta Çağ estetiğine ve sanatına (özellikle Bosch'un Son Yargı tablosuna) hayranlıkla yaklaşırken, günahın bedelini kabul eder.
Ray: Şehri "cehennem" olarak tanımlar. Onun için görkemli mimari, kaçamadığı vicdan azabının bir yansımasıdır. En derin varoluşsal sancılar, bir turistin sıkılmışlığı veya bir kanal turunun sıradanlığı içinde eritilir. Kader, insanın kendi koyduğu kurallarla alay eder.

McDonagh sinemasında şiddet, Tarantino-vari bir oyunbazlıktan ziyade, insanın çaresizliğini vurgular. Sırtından vurulma, kanlı çatışmalar ve intihar girişimleri; ırkçılık, boy kısalığı veya uyuşturucu gibi konular üzerine yapılan politik olarak "yanlış" şakalarla iç içe geçer. Bu durum, izleyiciyi bir ikileme sürükler: Yaşanan dehşete dehşetle bakmak yerine, durumun saçmalığını sindirmek.

In Bruges, trajediyi ciddiyetinden arındırmaz; aksine trajediyi saçma (absürt) olanın içine hapsederek daha vurucu hale getirir. Filmleri, suçun kefaretinin kanla değil, absürt bir tesadüfler zinciriyle ödendiği, modern sert bir kara mizahtır.

Ebbing’in Kırmızı Levhaları: Adalet Çıkmazı
Martin McDonagh, In Bruges ile başlattığı o tekinsiz, suçluluk duygusuyla örülü ve absürt mizahla cilalanmış sinematografik evrenini, "Three Billboards Outside Ebbing, Missouri" ile zirveye taşır. Film, sadece bir "adalet arayışı" hikayesi değil; öfkenin mülkiyetini, kefaretin imkansızlığını ve şiddetin döngüselliğini sorgulayan modern kara mizah örneğidir.

Filmin görsel merkezinde yer alan o üç kırmızı billboard, sadece Mildred Hayes’in çığlığı değil, aynı zamanda McDonagh’ın minimal ama sarsıcı estetiğinin bir dışavurumudur. Terk edilmiş bir yolda, unutulmuş bir davanın altını çizen bu levhalar; durağanlığın ortasında, monotonluğa ve sistemin uyuşmuşluğuna atılmış dikey birer çelmedir. Kırmızının o çiğ tonu, kasabanın pastel ve solgun gerçekliğiyle girdiği kontrastla "buradayım ve gitmiyorum" der. McDonagh sinemasının en karakteristik özelliği olan "hiçbir karakterin göründüğü kadar sığ, hiçbir eylemin göründüğü kadar net olmaması" durumu burada Dixon karakteri üzerinden işlenir. Acının ve öfkenin vücut bulmuş hali olarak, yas sürecini bir savaşa dönüştürür. Onun için varoluş, artık sadece cevapsız soruların ağırlığındadır. Şerif Willoughby: Klasik bir "antagonist" (karşı kahraman) olmaktan ziyade, sistemin çaresizliğinin ve insani zayıflığın sembolüdür. Onun ölümü, filmdeki ahlaki pusulayı tamamen devre dışı bırakır. Jason Dixon: Irkçılık ve cehaletin içine hapsolmuş bir karakterin, acı ve yangın yoluyla (metaforik bir vaftiz gibi) arınma çabası, McDonagh’ın insan ruhuna duyduğu karanlık ama umutlu bakışın bir kanıtıdır. McDonagh, seyirciyi en duygusal anlarda bile rahatsız ederek, onları adaletin o "hiçlik" ve "yokluk" arasındaki gri bölgesinde bırakır.

Filmin finali, Hollywood’un alışılagelmiş "sorunun çözüldüğü" katarsis anını reddeder. Mildred ve Dixon’ın çıktığı yolculuk, bir katili bulmaktan ziyade, kendi içlerindeki yıkımla ne yapacaklarını bilmedikleri bir belirsizliğe açılır. Bu, McDonagh’ın seyirciye sunduğu en dürüst sondur: Dünya bazen sadece soruların kaldığı, cevapların ise yol kenarındaki eski billboardlar gibi çürümeye terk edildiği bir yerdir.

Şiddetin en çıplak haliyle mizahın en karanlık tonunun kesiştiği yerde; Martin McDonagh bize ahlakın, acının, yanlışın, çirkinin ne kadar absürt olabileceğini anlatıyor. En korkunç trajediler bile bir noktada komiktir, ama bu kahkaha dudaklarınızda daima kan tadı bırakır.

Sinema McDonagh’ın resmettiği gibidir: Anlamını yitirmiş bir trajedinin ortasında patlayan, zamansız ve sert bir silahtan ibaret.

» The Banshees of Inisherin film sayfası

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları

Mesafeli Satış Sözleşmesi | Teslimat ve İade Şartları | Gizlilik Politikası

© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır